Prof. Dr. Kızılhan: Soykırımı anıp hayatta kalanları sınır dışı edemezsiniz

04 Eylül 2026 15:35

Almanya’nın göç ve sınır dışı politikalarındaki sertleşme, savaş ve soykırım mağdurları açısından yalnızca hukuki değil, ciddi psikolojik sonuçlar da doğuruyor. Travma ve şiddet araştırmaları alanındaki çalışmalarıyla tanınan Prof. Dr. Jan İlhan Kızılhan, özellikle Ezidilerin Irak’a geri gönderilmesinin yaratabileceği risklere dikkat çekti.

Prof. Dr. Kızılhan: Soykırımı anıp hayatta kalanları sınır dışı edemezsiniz
Prof. Dr. Jan İlhan Kızılhan

RûpelNews - Özellikle psiktravmatoloji alanındaki bilimsel çalışmaları ve Ezidi kadınlar ile savaş mağdurlarına yönelik insani çalışmaları dolayısıyla2025 yılında Almanya Federal Cumhuriyeti Liyakat Nişanı’na (Bundesverdienstkreuz am Bande) layık görülen Prof. Dr. Kızılhan, 2016’da 1.100 Ezidi kadın ve çocuğun Almanya’ya getirilmesindeki çalışmaları nedeniyle Baden-Württemberg Eyaleti Liyakat Nişanı’nı almıştı.

Avrupa’da göç politikaları giderek sertleşirken Almanya’da da sınır dışı uygulamaları yeniden siyasi tartışmaların merkezinde. Bu politikalardan etkilenenler arasında, IŞİD’in 2014’te Ezidilere yönelik saldırılarından kurtularak Almanya’ya sığınan binlerce kişi de bulunuyor.

Peki savaş, esaret, işkence, cinsel şiddet ve soykırım yaşamış bir insan için “geri gönderilebilir” olmak ne anlama geliyor? Hukuken mümkün görülen bir sınır dışı, psikolojik açıdan da mümkün mü? Almanya’nın 2023’te Ezidi Soykırımı’nı tanıması, hayatta kalanlara karşı nasıl bir sorumluluk doğuruyor?

RûpelNews’ten İhsan Yalın, uzun yıllardır savaş ve soykırım mağdurlarıyla çalışan, 2015’te yaklaşık 1.100 Ezidi kadın ve çocuğun Baden-Württemberg’e getirilmesini sağlayan özel kabul programında da görev alan Prof. Dr. Jan İlhan Kızılhan ile Almanya’nın sınır dışı politikasını, travmanın geri dönüş üzerindeki etkilerini ve Ezidilerin durumunu konuştu.

Yalın: Almanya son dönemde sınır dışı ve geri gönderme politikasını giderek sertleştiriyor. Siz bu değişimi nasıl değerlendiriyorsunuz?

Kızılhan: Bu yalnızca Almanya’ya özgü bir gelişme değil. Aynı eğilimi tüm Avrupa’da görüyoruz. 12 Haziran 2026’dan bu yana yeni AB Göç ve İltica Paktı yürürlükte. İnsan hakları örgütleri bu paktı, mülteci korumasının belirgin biçimde zayıflatılması olarak eleştiriyor. “Güvenli üçüncü ülkeler” olarak adlandırılan ülkelere ilişkin kurallar genişletildi. 1 Haziran 2026’da AB kurumları ayrıca yeni bir Geri Gönderme Tüzüğü üzerinde anlaştı. Bu düzenleme, üçüncü ülkelerde geri dönüş merkezleri kurulmasına olanak tanıyor ve sınır dışı etme amacıyla idari gözetim imkânlarını genişletiyor.

Siyasi yön açık: Avrupa düzensiz göçü sınırlamak ve daha fazla insanı geri göndermek istiyor. Bana göre ortaya çıkan tablo, aslında mümkün olduğunca hiç mülteci kabul edilmek istenmediği izlenimini veriyor. Buna karşın Almanya Anayasası, Cenevre Mülteci Sözleşmesi ve her başvurunun bireysel olarak incelenmesi hakkı bağlayıcılığını koruyor. Yani iltica hakkı ortadan kaldırılmıyor. Ancak süreçler aşırı hızlandırıldığında ya da etkili bir hukuki incelemeye erişim zorlaştığında, bu hakkın uygulamadaki etkisi zayıflayabiliyor.

Almanya’da buna bir de iç siyasi dinamik ekleniyor. Bana göre aşırı sağcı AfD göç tartışmasını güçlü biçimde belirliyor. Diğer partiler de oy kaybetme korkusuyla bu gündemin bazı unsurlarını benimsiyor. Bu, Avrupa’daki daha geniş bir sağa kayışın parçası. Sonuçları ise somut: Almanya, uzun süre son derece güvensiz kabul edilen ülkelere yeniden insanları sınır dışı ediyor; Afganistan, Suriye ve Irak gibi. Irak’a yapılan sınır dışıların sayısı 2020’de 27 iken, 2024’te 699’a, 2025’te ise 793’e yükseldi.

Travma ve şiddet araştırmacısı olarak ben bu politikayı öncelikle yarattığı etkiye göre değerlendiriyorum. Sürekli belirsizlik, ciddi bir ruhsal stres etkenidir. Var olan hastalıkları ağırlaştırabilir ve iyileşmeyi engelleyebilir. Belirsizliği bilinçli olarak bir yönetim ve kontrol aracı olarak kullanan bir politika, daha sonra “maliyet sorunu” olarak tanımladığı sağlık yükünün bir bölümünü bizzat kendisi üretmiş olur.

Beni kişisel olarak hayal kırıklığına uğratan bir başka nokta da sağa kayışla birlikte Almanya’nın kendi tarihsel deneyimini giderek daha fazla arka plana itmesidir. Savaş sonrası anayasal düzeni kuran kuşak, sığınma hakkına bilinçli olarak özel bir yer verdi. Çünkü Nazi döneminde çok sayıda Alman siyasetçi, yazar, gazeteci ve aydın zulümden kaçarak başka ülkelerde sığınma ve koruma şansı bulmuştu. Almanya’nın bugün sığınma hakkını tartışırken kendi tarihinin bu bölümünü unutmaması gerekir.

Yalın: Bir devletin göçü kontrol etme hakkı nerede biter, savaş ve şiddet mağdurlarını koruma sorumluluğu nerede başlar? Hukuken “geri gönderilebilir” görülen bir insan, psikolojik ve toplumsal açıdan da gerçekten geri dönmeye hazır olabilir mi?

Kızılhan: Bir devletin göçü yönetme hakkı tanınmış bir haktır. Ancak bu hakkın açık sınırları vardır. Bunların başında Cenevre Mülteci Sözleşmesi’ndeki geri gönderme yasağı (non-refoulement) ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 3. Maddesi gelir. Hiç kimse işkence, insanlık dışı muamele ya da ciddi ve somut bir tehlikeyle karşılaşacağı bir duruma geri gönderilemez.

Koruma sorumluluğu bilgiyle başlar. Yetkililer, bir kişinin geri döndüğünde muhtemelen neyle karşılaşacağını biliyorsa, bu bilgiyi kararlarına dahil etmek zorundadır. Benim için temel çatışma tam da burada yatıyor. Sorun, devletin kontrol hakkı değildir. Sorun, tehlikelerin fazla soyut değerlendirilmesiyle başlar.

“Geri dönebilir” kavramı teknik açıdan yeterince kesin değildir. Alman ikamet hukuku bunu bağımsız bir tıbbi kategori olarak tanımaz. Uygulamada söz konusu olan, kişinin seyahate elverişliliği ve sağlık nedeniyle sınır dışı edilmeye engel teşkil eden durumlardır. Alman İkamet Kanunu’nun (AufenthG) § 60a, 2c fıkrası uyarınca, başlangıçta sağlık nedenlerinin sınır dışı etmeye engel olmadığı varsayılır. Sınır dışı edilmeye engel teşkil ettiği ileri sürülen bir hastalık, nitelikli bir hekim raporuyla belgelenmelidir.

Klinik açıdan yalnızca kişinin yolculuğu sağlık bakımından kaldırıp kaldıramayacağını sormak yeterli değildir. Asıl belirleyici olan, varıştan sonra ne olacağıdır. Bir hasta Almanya’da güvenli koşullar altında stabil olabilir ancak travmanın yaşandığı yerde, tedavisiz, ilaçsız ya da korumasız kaldığında durumu hızla kötüleşebilir. Bu nedenle “geri dönebilirlik” bir insanın sabit bir özelliği değildir. Kişinin geri döneceği çevre ve koşullar dikkate alınarak yapılması gereken bir prognozdur.

Buna travma sonrası bozukluklara özgü tipik bir sorun daha ekleniyor. Ağır biçimde etkilenmiş kişiler çoğu zaman daha fazla değil, daha az anlatırlar. Kaçınma, dissosiyasyon, utanç ve güvensizlik hastalık tablosunun bir parçasıdır. Bu özellikle cinsel şiddet sonrasında geçerlidir. Bu nedenle bir mülakatta sakin ve düzenli görünmek yanıltıcı olabilir. Böyle bir görünüm, kendiliğinden ruhsal istikrarın göstergesi değildir.

Bilirkişi olarak çalışırken, değerlendirmede çoğu zaman kişinin bedensel olarak yolculuğu kaldırıp kaldıramayacağının ön planda olduğunu görüyorum. Sorulan soru şu oluyor: Kişi havaalanına kadar olan yolculuğu ve uçuşu sağlık açısından kaldırabilir mi? Oysa tıbben güvenilir bir prognoz için, varıştan sonraki koşullar da dikkate alınmalıdır. Buna tedavi, ilaçlar, barınma ve gerçekten erişilebilir bir yardım sistemi dahildir.

Yalın: Alman hükümeti her dosyanın ayrı ayrı incelendiğini söylüyor. Mevcut incelemeler savaş, işkence, cinsel şiddet ve soykırım kaynaklı travmaları tespit etmek için yeterli mi?

Kızılhan: Bana göre bu süreçler yeterli değil. Bunun temel nedeni tek tek çalışanlar değildir. Sorun yapısaldır. Travmanın ruhsal sonuçlarını kısa ve büyük ölçüde hukuki çerçevede yürüyen süreçlerde saptamak zordur.

Alman İkamet Kanunu’nun § 60, 7. fıkrası uyarınca sağlık nedeniyle sınır dışı etme yasağı, sınır dışı edilme sonucunda belirgin biçimde kötüleşecek, hayatı tehdit eden ya da ağır bir hastalığın varlığını gerektirir. Yasa ayrıca hedef ülkedeki sağlık hizmetlerinin Almanya’dakiyle eşdeğer olmasını şart koşmaz. Tedavi, hedef ülkenin yalnızca bir bölümünde mevcut olsa bile hukuken mevcut kabul edilebilir. Uygulamada ise belirli bir kişinin bu yardıma gerçekten ulaşıp ulaşamayacağı ve onu kullanıp kullanamayacağı çoğu zaman açıkta kalır.

Özellikle cinsel şiddet söz konusu olduğunda bu sorun daha da belirginleşiyor. Süreç genellikle önce şu soruyu soruyor: Bölge genel olarak güvenli mi? Oysa klinik açıdan başka bir soru önemlidir: Bu somut yerde bu kişiye ne olacak? Travma tetikleyicilere tepki verir. Bunlar yerler, kokular, sesler, gürültüler ya da tanıdık yüzler olabilir. Bir bölge genel olarak daha sakin hâle gelmiş olabilir, ancak belirli bir kişi için hâlâ son derece ağır bir yük oluşturabilir.

Mülakatın kendisinin de sınırları var. Berlin’de 650 sığınmacıyla yapılan bir araştırmada, katılımcıların neredeyse üçte biri mülakatta önemli olan her şeyi anlatamadığını düşündüğünü belirtti. Bu deneyim depresyon, kaygı ve travma sonrası stres bozukluğu (TSSB) belirtileriyle yakından ilişkiliydi. Basitçe ifade etmek gerekirse: Ruhsal yük ne kadar ağırsa, kişinin kendi korunma ihtiyacını eksiksiz biçimde ortaya koyması o kadar zor olabilir.

Buna bir de tedavi ve bakım açığı ekleniyor. Uluslararası meta-analizler, mülteciler ve sığınmacılar arasında TSSB görülme oranının yaklaşık yüzde 31 olduğunu gösteriyor. Aynı zamanda BAfF’ın 2025 bakım raporuna göre psikososyal merkezler ve iş birliği içinde çalıştıkları kuruluşlar, tahmini ihtiyacın yalnızca yüzde 3,3’ünü karşılayabildi. Tedavi görmeyen kişilere çoğu zaman geç tanı konuyor ya da hiç tanı konmuyor. Böylece hukuki süreçte gerekli tıbbi belgeleme de eksik kalıyor.

Ayrıca transkültürel yaklaşım ve travma terapisi konusunda deneyimli uzman sayımız çok az. Zaman, nitelikli tercümanlık ve bilimsel-hukuki açıdan sağlam bilirkişi raporları eksik. Yetersiz hazırlanmış bir rapor kolayca hastalığın hafif olduğuna dair bir işaret gibi okunabiliyor. Oysa bu rapor yalnızca değerlendirmenin yetersiz kaldığını gösterebilir.

Yalın: Yıllarca Almanya’da yaşadıktan sonra sürekli sınır dışı edilme korkusuyla karşı karşıya kalmak, insanların ruh sağlığını ve topluma uyum sürecini nasıl etkiliyor?

Kızılhan: Travma terapisi stabilizasyonla başlar. Stabilizasyon için gerçek bir güvenlik gerekir. “Duldung” sahibi, yani sınır dışı işlemi geçici olarak askıya alınmış bir kişi, her an sınır dışı edilme ihtimaliyle yaşar. Böyle bir durumda terapist olarak ben yalnızca bir anıya karşı çalışmıyorum. Hasta için hâlâ gerçek olan bir tehdide karşı çalışıyorum. Bu nedenle yeterli ikamet güvencesi olmadan travma terapisi çoğu zaman ciddi ölçüde sınırlı kalır.

Birçok kişi yıllarca sürekli alarm hâlinde yaşıyor. Kötü uyuyorlar ve mektuplara, kapı zilinin çalmasına ya da resmi kurum randevularına güçlü tepkiler veriyorlar. “Duldung” üç ya da altı ayda bir uzatıldığında, kişinin yaşamındaki temel güvence her defasında yeniden belirsizleşiyor. Stres araştırmalarından biliyoruz ki öngörülemeyen ve kontrol edilemeyen stres özellikle ağır bir yük oluşturur.

Ve bunu veriler de gösteriyor. Berlin araştırmasında, araştırmayı tamamlayanların yüzde 74,6’sında en az bir ruhsal hastalığa ait belirtiler vardı. Yaklaşık yüzde 61’inde depresif belirtiler, yaklaşık yüzde 42’sinde TSSB belirtileri görüldü; yüzde 17,5’i intihar düşünceleri bildirdi. Güvencesiz ikamet statüsü, daha yüksek ruhsal yükle ilişkiliydi.

Burada ilişkinin yönünü doğru anlamak önemli. İkamet statüsü ilk travmanın nedeni değildir. Ancak göç sonrası stres etkenleri hastalığın seyrini belirgin biçimde kötüleştirebilir. Chu ve arkadaşlarının bir araştırması, güvencesiz ikamet statüsünün TSSB açısından, kaçıştan önce yaşanan bir tecavüz kadar güçlü bir yordayıcı olabileceğini gösterdi. Bu, iki deneyimi birbirine eşitlemek anlamına gelmez. Ancak uzun süreli hukuki belirsizliğin ruh sağlığı üzerindeki etkisinin ne kadar güçlü olabileceğini gösterir.

Toplumsal uyum da bundan zarar görüyor. İnsanlardan dil öğrenmelerini, çalışmalarını ve topluma katılmalarını bekliyoruz. Aynı zamanda birçok kişinin bunun için ihtiyaç duyduğu ruhsal zemini zayıflatıyoruz. TSSB konsantrasyonu, belleği ve dikkati bozar. Ağır belirtileri olan kişiler dil kurslarına daha az katılıyor ve işe ya da sosyal olanaklara erişmekte daha fazla zorlanıyor.

Sekiz ya da on yıl sonra sınır dışı edilen insanlar gördüm. İşleri ya da mesleki eğitimleri vardı, çocukları Alman okullarına gidiyordu ve bazıları daha yeni terapiye başlamıştı. Bu tür vakalar yalnızca bireysel yaşam planlarını yok etmiyor. Aynı zamanda diğer mültecilere de şu mesajı veriyor: Burada kurduğun şeyler güvende değil. Daha önce etnik kökenleri ya da dinleri nedeniyle zulüm görmüş insanlar için bu duygu özellikle ağır olabilir.

Yalın: Bu belirsizlik özellikle Almanya’da büyüyen göçmen çocuklarda ne tür psikolojik sonuçlar doğurabilir?

Kızılhan: Çocuklarda durum özellikle hassastır, çünkü gelişimleri henüz tamamlanmamıştır. Sürekli belirsizlik kaygıyı, bağlanmayı ve benlik algısını şekillendirebilir. Yetişkinler için ağır bir yük olan bir durum, bir çocuğun gelişimini uzun vadede etkileyebilir.

IŞİD’in eski Ezidi çocuk askerleri üzerine yaptığımız araştırmada, katılımcıların yüzde 48,3’ü TSSB (Travma Sonrası Stres Bozukluğu) tanı kriterlerini karşılıyordu. Depresyon, kaygı bozuklukları ve somatik şikâyetler de sık görülüyordu. Bu çok özel bir gruptur ve sonuçlar tüm mülteci çocuklara genellenemez. Ancak araştırma, aşırı şiddetin gelişim üzerinde ne kadar derin izler bırakabileceğini gösteriyor.

Almanya’da büyüyen çocuklar farklı koşullar altında yaşıyor. Birçoğu Almancayı ebeveynlerinden daha iyi konuşuyor ve köken ülkelerini yalnızca anlatılanlardan tanıyor. Buna rağmen ikamet statüleri güvencesiz kaldığında, ait olma duygularının ve toplumdaki yerlerinin her an sorgulanabileceğini yaşayabiliyorlar. Olası sonuçlar arasında kaygı, uyku sorunları, okul başarısında düşüş ve depresif belirtiler bulunuyor.

Buna bir de rollerin tersine dönmesi ekleniyor. Çocuklar resmi kurumlarda ya da doktorlarda ebeveynleri için tercümanlık yapıyor. Duygusal olarak taşıyamayacakları durumların sorumluluğunu üstleniyorlar. Biz buna ebeveynleşme, yani parentifikasyon diyoruz. Bu durum ebeveyn-çocuk ilişkisini değiştirebilir ve çocuğun gelişimini olumsuz etkileyebilir.

Kuşaklararası süreçler de önemlidir. Travma genetik olarak kalıtılmaz. Ancak yaşanan yükler; bağlanma örüntüleri, suskunluk ya da ebeveynlerin sürekli tetikte olma hâli üzerinden psikososyal olarak sonraki kuşaklara aktarılabilir. Yakın zamanda yaptığımız bir araştırmada, daha önce IŞİD tarafından kaçırılmış ve karmaşık TSSB’si olan Ezidi kadınlarda hızlanmış epigenetik yaşlanmaya ve daha kısa telomerlere ilişkin bulgular saptadık. Bu, genetik bir kalıtımın kanıtı değildir. Ancak aşırı stresin biyolojik olarak ölçülebilir izler de bırakabildiğini gösterir.

Sınır dışı etmenin kendisi de bir çocuk için travmatik olabilir. Sabahın erken saatlerinde eve gelen polis ve çaresiz kalan ebeveynler, çocuk tarafından ağır bir tehdit olarak yaşanabilir. Bu nedenle bu tür kararlarda çocuğun üstün yararı özellikle dikkatle gözetilmelidir.

Yalın: Siz, 2015 yılında çoğu Ezidi yaklaşık 1.100 kadın ve çocuğun Baden-Württemberg’e getirilmesini sağlayan özel programda görev aldınız. Bu kişilerin Almanya’daki iyileşme süreci bize ne gösterdi?

Kızılhan: Her şeyden önce şunu gösterdi: Stabilizasyon ve gelişim mümkündür. Ancak bunlar büyük ölçüde bizim yarattığımız koşullara bağlıdır. Güvenlik tek başına ağır bir travmayı iyileştirmez. Ama güvenlik olmadan etkili ve sürdürülebilir bir tedavi çok daha zordur.

Özel kontenjan kapsamında, özellikle korunmaya muhtaç yaklaşık 1.100 kadın ve çocuk kabul edildi. Bu kişiler gelmeden önce klinikler, hekimler, terapistler, sosyal hizmet birimleri ve tercümanlar hazırlanmıştı. Eyalet finansmanı önceden güvence altına almıştı. İnsanlar ayrıca daha baştan kalabileceklerini biliyordu. Belirleyici olan bu bileşimdi: hukuki güvence, önceden hazırlanmış bir bakım ve destek sistemi, kültüre duyarlı tedavi ve güvence altına alınmış finansman.

Daha sonraki araştırmalarımız daha farklılaşmış bir tablo ortaya koyuyor. Birçok kadında öz yeterlik arttı; Almanca öğrendiler, iş aradılar ya da eğitime başladılar. Aynı zamanda birçok kişide TSSB ağır ve kronik seyretmeye devam etti. Bu önemli bir noktadır. İyi koşullar gelişimi mümkün kılar, ancak soykırımın ve esaretin sonuçlarını kendiliğinden ortadan kaldırmaz.

Nadia Murad bunun bilinen bir örneğidir. Bu program kapsamında Baden-Württemberg’e geldi ve 2018’de Nobel Barış Ödülü’nü aldı. Ezidi toplumunun içinde de bir değişim yaşandı. Kadınlar kamusal alanda daha görünür hâle geldiler ve siyasi ve toplumsal birer ses oldular.

Ancak bu program bir istisnaydı. 2014’ten bu yana 150.000’den fazla Ezidi Almanya’da koruma buldu. Bunların yalnızca yaklaşık 1.100’ü bu özel ve kapsamlı biçimde hazırlanmış program aracılığıyla geldi. Buradan çıkarılacak ders açıktır: Hangi koşulların stabilizasyonu desteklediğini biliyoruz. Ancak bu koşullar etkilenenlerin yalnızca küçük bir bölümüne sunuluyor.

Yalın: Almanya Federal Meclisi 2023 yılında IŞİD’in Ezidilere karşı işlediği suçları soykırım olarak tanıdı. Bir soykırım mağdurunun, travmayı yaşadığı veya faillerin hâlâ bulunduğu bir çevreye geri gönderilmesi psikolojik açıdan ne anlama gelir?

Kızılhan: Bir soykırımı tanımak sembolik bir adımdan çok daha fazlasıdır. Bu tanıma siyasi ve ahlaki bir sorumluluk doğurur. Bir devlet soykırımı tanırken aynı zamanda hayatta kalanları suçların işlendiği bölgeye geri gönderiyorsa, ciddi bir çelişki ortaya çıkar. Bu durum, etkilenen insanlar tarafından ikinci kez değersizleştirilme olarak yaşanabilir.

Klinik açıdan üç temel mekanizma görüyorum. Birincisi, travmanın yeniden tetiklenmesidir. Travmatik anılar çoğu zaman yerler, kokular, sesler, gürültüler ve yüzlerle yakından bağlantılıdır. Geri dönüş bu tetikleyicilerin birçoğunu aynı anda harekete geçirebilir. Terapide böyle bir yüzleşme yavaş ve korunaklı biçimde hazırlanır. Zorunlu ya da istem dışı bir geri dönüşte ise bu koruma yoktur.

İkinci mekanizma, faillerin ya da onları destekleyen kişilerin hâlâ orada bulunabilmesidir. Birçok yerde hayatta kalanlar, 2014’te olaylara katılan insanları tanıyor. Buna silahlı gruplar ve belirsiz güç ilişkileri de ekleniyor. Bu, etkilenen kişiler için soyut bir güvenlik sorunu değildir. Doğrudan içinde yaşayacakları çevreye duydukları güvenle ilgilidir.

Üçüncü mekanizma, tamamlanamayan yastır. Yaklaşık 2.600 Ezidi hâlâ kayıp kabul ediliyor. Birçok aile yakınlarının akıbeti konusunda kesin bilgiye sahip değil. Travma araştırmalarında buna “belirsiz kayıp” (ambiguous loss) diyoruz. Yas süreci tıkanır; çünkü ölüm gerçeği ile umut aynı anda varlığını sürdürür.

Bu koşullar altında sınır dışı etme, soykırımın ruhsal ve toplumsal sonuçlarının sürmesine neden olabilir. Soykırım 2014’te askeri açıdan olup bitmiş bir olay değildir. Sonuçları ailelerde, topluluklarda ve bireylerin yaşam öykülerinde etkisini sürdürür. Geri dönüş konusunda karar verenler bu uzun vadeli sonuçları dikkate almak zorundadır.

Yalın: Kamplarda psikolojik hastalıkların ve intihar vakalarının arttığını belirtiliyor. Almanya’ya sığınmış bir Ezidi’nin bu koşullara gönderilmesi hangi riskleri doğurur?

Öncelikle güvenlik durumunu doğru ve açık biçimde tanımlamak gerekir. İkamet hukuku kapsamındaki süreçlerde Irak Kürdistan Bölgesi kısmen “yeterince güvenli” olarak değerlendiriliyor. Buna karşılık Alman Dışişleri Bakanlığı şu anda Irak’a seyahat konusunda uyarıda bulunuyor ve güvenlik durumunu değişken ve kırılgan olarak tanımlıyor. Temmuz 2026’nın ortasından bu yana Irak Kürdistan Bölgesi’nde, Erbil kent merkezi dahil, yeniden insansız hava aracı (İHA) saldırıları bildiriliyor.

Alman vatandaşlarına yönelik seyahat uyarıları, bir iltica süreci için hukuki ölçüt değildir. Ancak bu uyarılar bölgenin genel olarak istikrarlı kabul edilemeyeceğini gösteriyor. 28 Şubat ile 20 Nisan 2026 arasında bölgesel hükümet 809 İHA ve roket saldırısı kaydetti. Travma yaşamış insanlar için hava saldırısı alarmları, patlamalar ve askeri belirsizlik güçlü tetikleyiciler olabilir.

Daha da önemlisi uzun vadeli durumdur. Sincar’dan, yani Şengal’den yaklaşık 200 bin Ezidi hâlâ Irak içinde yerinden edilmiş olarak yaşıyor. Bunların büyük bir bölümü Irak Kürdistan Bölgesi’nde bulunuyor. Birçoğu hâlâ kamplarda, diğerleri kiralık evlerde ya da geçici barınaklarda yaşıyor. Belirleyici olan şu: Soykırımın üzerinden on yıldan fazla zaman geçmiş olmasına rağmen, çok sayıda insan için kalıcı ve sürdürülebilir bir geri dönüş hâlâ mümkün değil.

Nedenler biliniyor: yıkılmış altyapı, iş olanaklarının yetersizliği, güvenilir olmayan elektrik ve su hizmetleri, çözülememiş mülkiyet sorunları ve kırılgan bir güvenlik durumu. Geri dönüş yardımları da son dönemde sınırlı kaldı. Bu nedenle Sincar’a dönen bir insan, otomatik olarak sürdürülebilir bir yaşam kurabileceği koşulları bulmuyor.

Sahadaki çalışmalarımızda depresyon, kaygı, psikosomatik şikâyetler ve intihar düşüncesi ve eğilimleri açısından yüksek bir ruhsal yük görüyoruz. Bugün birçok insan için hastalık yapıcı olan yalnızca 2014’te yaşananlar değildir. Buna yıllardır süren gelecek perspektifinin yokluğu ve devam eden belirsizlik de ekleniyor.

Sağlık hizmetleri de hâlâ yetersiz. 2017’de Duhok Üniversitesi’nde Psikoterapi ve Psikotravmatoloji yüksek lisans programını başlattığımızda, tüm bölgede eğitimli terapist sayısı son derece azdı. Elimizdeki verilere göre Duhok ilinde yaklaşık 1,5 milyon yerel nüfus ve buna ek yüz binlerce mülteci için yalnızca beş psikiyatrist görev yapıyor. Bu süre içinde uzmanlar yetiştirdik ve yapılar kurduk. Ancak ihtiyaç hâlâ sunulan hizmetten çok daha büyük.

Almanya’daki bir hasta için geri gönderilme aynı anda birden fazla kayıp anlamına gelebilir: devam eden terapinin kesilmesi, ilaç tedavisinin kesintiye uğraması, sosyal çevrenin kaybı ve travma tetikleyicileriyle yeniden karşılaşma. Bunun sonucunda nüks, kronikleşme ve akut intihar riski ortaya çıkabilir. Her bireysel vakada tam da bu bütüncül prognozun ciddiye alınması gerekir.

Yalın: Sizce Almanya ne yapmalı: Ülke çapında bir sınır dışı yasağı mı getirmeli, Ezidilere kalıcı oturum hakkı mı tanımalı, yoksa yeni bir özel kabul programı mı başlatmalı?

Kızılhan: Kısa vadede sınır dışı işlemlerinin durdurulmasını gerekli görüyorum. Alman İkamet Kanunu’nun § 60a maddesi, eyaletlere belirli gruplar için sınırlı süreli sınır dışı durdurma kararı alma imkânı veriyor. Ancak kalıcı ve ülke genelinde ortak bir çözüm için federal düzeyde bir karar gerekiyor. Ayrıca sınır dışı işlemlerinin durdurulması yalnızca geçici bir çözümdür. Belirsizliği sona erdirmez.

Bu nedenle kalıcı bir ikamet hakkı temel önemdedir. Bundestag soykırımı Ocak 2023’te tanıdı. Aynı yıl Irak’tan gelen Ezidi başvuru sahiplerinin yalnızca yaklaşık yüzde 53’ü bir koruma statüsü aldı. Bu, meselenin yalnızca birkaç münferit vakadan ibaret olmadığını gösteriyor. Örneğin § 23 AufenthG temelinde ülke çapında ortak bir düzenleme bu boşluğu kapatabilir. Güvenli bir ikamet izni kadar hızlı etki eden bir ilaç bilmiyorum. Terapötik açıdan böyle bir güvence temel stres kaynaklarından birini ortadan kaldırır.

Yeni bir özel kabul programı anlamlı olabilir. Ancak 2015 deneyiminden ders çıkarmalıdır. Klinikler, terapistler, tercümanlar ve sosyal hizmet birimleri önceden hazırlanmalıdır. Finansman ve ikamet güvencesi en baştan netleştirilmelidir. O dönemde yeterince dikkate alınmayan, özellikle korunmaya muhtaç gruplar bu kez programa dahil edilmelidir. Buna tecavüz sonucu dünyaya gelen çocukları olan kadınlar da dahildir.

Güvenlik değerlendirmesi de değişmelidir. Soykırımdan hayatta kalanlar için anlık bir değerlendirme yeterli değildir. Belirleyici olan, güvenliği uzun vadede engelleyen koşulların sürüp sürmediğidir: silahlı gruplar, belirsiz güç ilişkileri, toplu mezarlar, yetersiz altyapı ve bölgede bulunan failler ya da onların destekçileri.

Son olarak psikososyal bakım ve tedavi hizmetlerini geliştirmemiz gerekiyor. Bu hem Almanya hem de Irak için geçerli. Tedavisiz bir ikamet hakkı tek başına yeterli değildir. Aynı şekilde Irak’ta kalmak ya da gönüllü olarak geri dönmek isteyen insanların da erişilebilir hizmetlere ihtiyacı var. Duhok’taki eğitim programımız, yerelde uzman yetiştirmenin sürdürülebilir bir etki yarattığını gösteriyor.

Bu ilke Ezidilerin ötesine geçer. Bir soykırımı tanıyan, hayatta kalanlara karşı sorumluluk üstlenir. Bu nedenle anma, somut koruma politikasından ayrı tutulamaz. İnsan hem anma günleri düzenleyip hem de hayatta kalanları havaalanına götüremez.