Suriye'deki Kürt meselesi, 2024 sonunda Esad rejiminin devrilmesinden bu yana en hızlı dönüşen parça oldu. SDG'nin (Suriye Demokratik Güçleri) fiilen kurduğu özerk yönetim yapısı, yeni Şam yönetimiyle bir "entegrasyon" sürecine girdi, ama bu sürecin adı ile pratiği arasındaki mesafe, Kürt siyasetinin dış güçler ve merkezi devletler karşısındaki pazarlık gücünü test eden en somut örneği oluşturuyor.
Entegrasyon anlaşmasının arka planı
Geçiş hükümetinin lideri Ahmed eş-Şara ile SDG Genel Komutanı Mazlum Abdi arasında 10 Mart 2025'te bir mutabakat imzalanmıştı; ancak bu ilk anlaşma 2025 yılı içinde uygulanamadı. Ocak 2026 başında Şam'da yürütülen uygulama görüşmeleri de başarısızlıkla sonuçlandı. Belirleyici dönüm noktası 6 Ocak 2026'da geldi: Şam hükümet güçleri Halep'te SDG'ye karşı askeri bir operasyon başlattı ve saha güç dengesi kısa sürede örgüt aleyhine döndü. Çatışmalar Fırat'ın doğusuna doğru genişledi, bölgedeki bazı Arap aşiretleri hükûmet saflarına katıldı ve SDG, Rakka ve Deyrizor'daki kontrolünü tamamen kaybederek fiilen Haseke vilayetinin şehir merkezi ile Ayn el-Arab (Kobani) çevresine sıkıştı.
Çatışmaların Kürt yerleşim bölgelerine yayılması riskine karşı ABD arabuluculuğunda yeniden başlatılan müzakereler, 18-29 Ocak 2026 tarihleri arasında yeni bir entegrasyon mutabakatıyla sonuçlandı. Anlaşmanın öne çıkan maddeleri:
- SDG'ye bağlı birimlerden, Suriye ordusu bünyesinde görev yapacak üç tugaylık bir askeri tümen oluşturulması
- Kobani'deki SDG güçlerinin, Halep vilayetine bağlı bir tümen içinde tugay düzeyinde yeniden yapılandırılması
- Temas hatlarından askeri güçlerin çekilmesi
- Kürt toplumunun kültürel ve vatandaşlık haklarının Suriye tarihinde ilk kez resmî biçimde devlet güvencesi altına alınması
Kâğıt ile sahanın arası: Altı aylık bilanço
Anlaşmanın imzalanmasından altı ay sonra ortaya çıkan tablo, "entegrasyon" kelimesinin iki farklı biçimde okunabildiğini gösteriyor. Şam tarafı için bu, özerk yönetim yapısının aşamalı biçimde tasfiyesi ve merkezi otoriteye teslim edilmesi anlamına geliyor gibi görünüyor; SDG ve Kürt siyasi çevreleri ise anlaşmayı, demokratik normlara ve anayasal güvenceye dayanan bir ortaklık olarak okumayı tercih ediyor. Bu iki okuma arasındaki gerilim, uygulamanın alan alan farklı hızlarda ilerlemesine yol açtı:
- Güvenlik/askeri alan: Burada somut ilerleme var — anlaşma kapsamında yaklaşık 5 bin SDG savaşçısının merkezi yapıya entegre edildiği bildiriliyor.
- Sivil kurumlar ve yargı: Kuzey ve Doğu Suriye Özerk Yönetimi'nin (AANES) sivil kurumlarının merkezi yönetime entegrasyonu beklenen hızda ilerlemiyor; yargı sisteminin nasıl birleştirileceği konusunda taraflar arasında uzlaşı sağlanamadığından bu alandaki süreç büyük ölçüde durma noktasına geldi.
- Kültürel/vatandaşlık hakları: Eğitim müfredatına ilişkin çalışmalar başlatıldı ve geçmişte vatandaşlık hakları elinden alınan bir kısım Suriyeli Kürde bu haklar iade edildi — sürecin şimdiye kadarki en somut kazanımlarından.
- Siyasi temsil ve yerel yönetim: Bu, anlaşmazlığın en derin kaldığı alan. Devletin gelecekteki yapısına (merkezi mi, federal mi) dair temel sorular çözümsüz.
Kürt meseleleri konusunda uzman bir analistin ifadesiyle bölgedeki genel ruh hali şöyle özetleniyor: çoğu Kürt anlaşmadan memnun değil, ama başka bir seçenek de görünmüyor. Bununla birlikte ciddi bir şiddet yaşanmamış olması, zaman zaman Kobani ve Kamışlı'da Arap aşiretleriyle Kürtler arasında görülen gerginliklere rağmen bir dengeleyici unsur olarak öne çıkıyor.
Anlaşmanın Kürt siyasi çevrelerinde nasıl savunulduğuna dair bir örnek de dikkat çekici: bazı yetkililer toprak kaybını kabul etmekle birlikte, bunun karşılığında daha önce hiç tanınmamış hakların resmî güvenceye kavuştuğunu vurguluyor. Kobani ve Afrin'in doğudaki Kürt çoğunluklu illerle toprak sürekliliği kurmadan Halep vilayetine bağlanacak olması, bu çerçevede sürecin en çok eleştirilen yönlerinden biri olarak öne çıkıyor.
Sürecin Kürt siyaseti açısından anlamı
Suriye'deki bu deneyim, Kürt siyasi hareketleri içinde uzun süredir devam eden bir gerilimi de yeniden gün yüzüne çıkardı: SDG/PYD çizgisinin askeri ve siyasi baskınlığı ile Suriye Kürt Ulusal Konseyi (SKUK) çatısı altındaki geleneksel partilerin temsil talepleri arasındaki rekabet. SDG'nin bölgede uzun yıllar süren baskın konumu, bu alternatif partilerin siyasi alanı bağımsızca örgütleme kapasitesini sınırlamıştı. Entegrasyon sürecinin ilerlemesiyle birlikte PKK'nın bölgedeki ideolojik modelinin nüfuzunun zayıflaması ve yerel toplumun siyasi alanda daha özgür örgütlenebilmesi bekleniyor — bu da, SDG'nin askeri gücünü kaybetmesinin, ironik biçimde Kürt siyasetinde çoğulculuğa alan açabileceği yönünde bir olasılık.
Aynı zamanda bu süreç, dış güçlerin rolünün ne kadar belirleyici olduğunu da gösteriyor. ABD'nin arabuluculuğu olmasaydı Ocak 2026'daki çatışmaların nereye varacağı belirsiz; ancak ABD'nin bu arabuluculuğu, SDG'yi güçlü bir müttefik olarak koruma değil, bölgesel istikrarı önceleyen bir çerçevede yürütülüyor — yani SDG için hem bir güvence hem de zayıf bir pazarlık pozisyonundan müzakereye zorlanma anlamına geliyor.
Örgütün müzakere sürecindeki zaafları: Somut eleştiriler
SDG'nin (ve bağlı olduğu YPG/PYD hattının) entegrasyon sürecindeki yaklaşımına yönelik somut eleştiriler, açık kaynaklarda şu başlıklarda toplanıyor:
Zaman kazanma stratejisi: Analistler, YPG/SDG'nin çözümsüzlüğe götüren, zaman kazanmaya odaklı bir müzakere stratejisi izlediğini vurguluyor. Bu, kısa vadede saha kontrolünü koruma avantajı sağlasa da, uzun vadede hem Şam'ın hem dış aktörlerin sabrını tüketen ve nihayetinde askeri seçeneği tetikleyen bir sonuç doğurdu.
Elverişsiz konjonktüre rağmen taviz vermeme: ORSAM'ın değerlendirmesine göre örgüt, yerel ve uluslararası dinamiklerin giderek aleyhine işlemesine rağmen müzakere sürecinde anlamlı tavizler vermekten kaçındı — yani güç dengesi kendi lehine değilken bile pazarlık pozisyonunu sertleştirmeye devam etti. Bunun somut sonucu Ocak 2026'daki askeri operasyon oldu: son müzakerelerden somut bir sonuç çıkmaması üzerine Suriye hükûmeti örgütü anlaşmaya zorlamak için askerî seçeneklere yöneldi.
İç görüş ayrılıklarının müzakereyi felce uğratması: Taraflar nihai uzlaşıya birçok kez oldukça yaklaşmış olsa da, SDG içindeki görüş ayrılıkları anlaşmazlıkların siyasi yollarla çözülmesini engelledi. Bu, örgütün tek bir müzakere hattı yerine, farklı kanatların (askeri komuta, PYD siyasi kadrosu, PKK'ye yakın çizgi) birbirini bloke ettiği bir yapı sergilediğini gösteriyor.
Gerçekçi olmayan model talebi: 'Blok katılım' ısrarı, Şam, SDG militanlarının mevcut ordu birliklerine bireysel düzeyde katılmasını öngören bir model savunurken, SDG blok hâlinde katılım konusunda ısrar etti. Bu talep, uzmanların sıkça andığı olumsuz emsallerle (Irak'taki Haşdi Şabi, Sudan'daki RSF gibi devlet içinde paralel silahlı yapı örnekleri) kıyaslanıyor.
Ademi merkeziyetçilik talebinin somut bir çerçeveye oturtulamaması: Kuzeydoğu bölgesindeki yönetim kurumlarının merkezi yönetime entegrasyonu ve SDG'nin ademi merkeziyetçi sistem talebi konusundaki görüş ayrılıkları sürdü — SDG, somut bir federal model önerisi yerine genel bir ilke düzeyinde talepte ısrar etti. Nitekim ilk yazılı, somut taslağı bile Aralık 2025'te Şam tarafı sundu; SDG bu süreçte belirgin bir karşı-teklif üretmedi.
Toprak sürekliliği olmayan bir yapıyla müzakereye girmek: Kobani'nin Haseke'deki ana Kürt bölgesiyle toprak bütünlüğü olmadan Halep'e bağlı bir tugay statüsünde entegre edilmesi kabul edildi — bu, örgütün müzakere gücünün coğrafi olarak parçalanmış bir konumdan yürütüldüğünü ve bunun sonucu da zayıflattığını gösteriyor.
Arap bölgelerinde meşruiyet zemininin baştan zayıf olması: Nüfusu neredeyse tamamen Araplardan oluşan Deyrizor-Rakka gibi bölgelerde SDG'nin sivil kitlelerden destek alması baştan güç görünüyordu — yani örgüt, kontrol ettiği toprağın önemli bir kısmında demografik meşruiyetten yoksun bir yönetim modeli üzerine inşa edilmişti; bu zaaf Ocak 2026'daki çöküşte aşiretlerin hükümet safına geçmesiyle somutlaştı.
Bu eleştirinin sınırları: Bu maddeler, örgütün belirsizlik/netleşmeme stratejisinin karşı tarafa avantaj sağladığını güçlü biçimde destekliyor — net bir taleple ortaya çıkmamak, gündemi ve teklifi belirleme inisiyatifini Şam'a bıraktı. Ama bunu salt bir stratejik beceriksizlik hikâyesine indirgemek de eksik olur: belirsizlik, aynı zamanda mevcut fiili özerkliği mümkün olduğunca uzatma hesabına dayanan kısmen bilinçli bir taktikti ve konjonktür SDG lehineyken (2019-2024 arası dış destek dönemi) işe yarıyordu. Buna ek olarak iki dışsal kısıt da devrede: Türkiye'nin YPG/PKK bağlantısı nedeniyle federal modele kategorik itirazı SDG'nin manevra alanını baştan daraltıyordu; ABD'nin devlet-merkezli güvenlik yaklaşımına geçmesi ve koalisyon güçlerinin çekilmesi de örgütün dış destek kaldıracını zamanla zayıflattı. Sonuç olarak süreç, hem örgütün kendi stratejik netlik eksikliğinin hem de kontrolü dışındaki yapısal faktörlerin bileşimiyle bugünkü noktaya geldi.
Kişisel değerlendirme: Ulusal stratejinin yokluğu
Buraya kadar sıraladığım maddelerin her biri doğru, ama bence asıl mesele bunların tek tek toplamından ibaret değil. Asıl sorun daha köklü: örgüt, bu süreç boyunca hiçbir zaman Kürtler adına konuşan, net sınırları çizilmiş bir 'ulusal strateji' ortaya koymadı. Askeri taktik düzeyinde esneklik gösterdi, saha pozisyonlarını korumaya çalıştı, zaman zaman ustaca manevralar yaptı — ama bunların hepsi taktik düzeyde kaldı. Ulusal düzeyde, yani "Kürt halkı olarak bu süreçten ne istiyoruz, hangi asgari çizgiyi savunuyoruz, hangi noktada geri adım atmayız?" sorularına cevap veren bir çerçeve hiç kurulmadı.
Bunun sonucu ortada, on ay boyunca süren müzakerede somut, yazılı ilk taslağı bile karşı taraf sundu. Ademi merkeziyetçilik talep edildi ama bunun ne anlama geldiği — hangi yetkiler yerelde kalacak, hangi kurumlar nasıl paylaşılacak, hangi coğrafi sınırlar içinde — hiçbir zaman somutlaştırılmadı. Blok hâlinde katılım istendi ama bu talebin hangi hukuki statüye, hangi anayasal güvenceye bağlanacağı belirtilmedi. Bu, bence tesadüf değil; 'ulusal bir siyasi öznenin, yani net bir talep listesiyle ortaya çıkabilecek birleşik bir iradenin oluşmamış olmasının' doğrudan sonucu.
Bu boşluk, karşı tarafa muazzam bir avantaj sağladı. Belirsizlik ortamında teklifi kim yaparsa çerçeveyi de o kurar — ve bu süreçte çerçeveyi hep Şam kurdu. SDG, kendi taleplerini netleştirmek yerine mevcut fiili durumu (statükoyu) korumaya oynadı; bu da konjonktür lehineyken bir manevraydı ama konjonktür aleyhine döndüğü an (Ocak 2026'daki askeri operasyonla) örgütü elinde hiçbir yazılı güvence, hiçbir üzerinde anlaşılmış model olmadan masaya oturmak zorunda bıraktı. Yani bugün toprak sürekliliği olmayan, siyasi temsili belirsiz, yargı sistemi askıda bir sonuçla karşı karşıyaysak, bunun temel nedeni dış güçlerin kötü niyeti veya Şam'ın hazırlıksızlığı değil Kürt tarafının kendi talebini netleştirememiş olmasıdır.
Elbette Türkiye'nin vetosu ve ABD'nin öncelik değişimi gibi kontrol dışı faktörler de devrede — bunu inkâr etmiyorum. Ama bu dışsal kısıtlar, ulusal düzeyde net bir strateji üretme sorumluluğunu ortadan kaldırmıyor; aksine, dışsal baskı ne kadar ağırsa, net ve savunulabilir bir talep listesiyle ortaya çıkmak o kadar daha kritik hale geliyor. Belirsizlikle geçirilen her ay, kendi lehine değil karşı tarafın lehine işledi.
Paris Anlaşması ve denklemden çıkarılma
Buraya kadar ele alınan iç dinamiklerin (SDG'nin belirsiz talepleri, iç görüş ayrılıkları) yanında, sürecin bugünkü sonucunu belirleyen bir dışsal boyut daha var: Türkiye'nin Şam üzerindeki nüfuzu ve bunun Kürtleri diplomatik masadan tasfiye eden bir üçlü/dörtlü mutabakata dönüşmesi.
Esad'ın devrilmesinden sonra Türkiye, yeniden yapılanma desteği, ordu eğitimi ve uluslararası arenada destek gibi kanallarla Şam'ın en önemli dış müttefiklerinden biri hâline geldi. Gözlemciler, bu desteğin karşılığında Ankara'nın Suriye'nin toprak bütünlüğünü ve Kürt güçlerinin silahsızlandırılmasını şart koştuğunu değerlendiriyor — yani Türkiye'nin desteği baştan itibaren Kürt özerkliğinin tasfiyesine bağlı bir pazarlığa dönüştü.
Bu dinamiğin somutlaştığı dönüm noktası 6 Ocak 2026'da yaşandı: İsrail ve Suriye liderleri Paris'te ABD gözetiminde bir araya geldi; Şara, İsrail'le kalıcı bir güvenlik anlaşmasına yönelik geçici bir mutabakata vardı. Aynı gün, Şara'nın güçleri SDG'nin elindeki toprağın yüzde 80'ini ele geçiren bir saldırı başlattı. Bir Kürt siyasi yetkilisinin ifadesiyle, "Paris'teki anlaşma bu savaşa yeşil ışık yaktı." İki hafta sonra saldırı fiilen başladı ve Washington, SDG'ye uzun süredir verdiği desteği geri çekmeye başladığını sinyallemeye başladı. 17 Ocak'ta ABD özel temsilcisi Tom Barrack, Irak Kürdistanı'nda Mazlum Abdi ile görüşüp ABD'nin çıkarlarının artık SDG'de değil Şara'da olduğunu doğrudan bildirdi.
Sonuç olarak varılan anlaşma, Türkiye'nin ulusal güvenlik kaygılarının büyük kısmını tatmin etti ve aynı zamanda PKK süreci önündeki bir engeli de kaldırmış oldu — yani Suriye ve Türkiye hatlarındaki iki ayrı süreç, aslında birbirini besleyen tek bir stratejik hesabın parçası olarak işledi. Şara'nın Kürt kültürel haklarını güvenceye alan bir bildiri yayımlaması da bu tabloyu değiştirmiyor: hedef "hak tanımama" değil, "silahsız ve özerksiz ama sınırlı kültürel hak" formülüydü — yani siyasi/askeri özerkliği bitirmek asıl amaç, kültürel haklar ise bunun yanında gösterilecek bir taviz olarak bırakıldı.
Bu noktada dikkat çeken kritik bir zamanlama var: SDG, 2024-2025 boyunca sahada hâlâ ciddi bir askeri güçtü ve IŞİD'e karşı savaşta ABD'nin fiilen güvendiği tek kara gücüydü. Ama tam da bu konumdayken, diplomatik masa (Paris'teki İsrail-Suriye-ABD hattı) SDG'siz kuruldu. Örgüt sahada güçlüyken masadan dışlandı, sahada zayıflayınca da masaya "mecburen kabul ettirilen taraf" olarak oturdu. Bu tablo, yazının önceki bölümünde ele alınan iç zaafla (belirsiz taleplerle oyalama siyaseti) birleştiğinde şu sonucu ortaya koyuyor: SDG'nin netleşmemiş stratejisi sürerken, üçüncü taraflar (Türkiye-İsrail-ABD) kendi aralarında somut bir çerçeve kurdu ve Kürtleri fiilen oldu-bitti karşısında bıraktı. İç zaaf ile dışsal dışlanma, birbirini besleyen ve aynı sonuca — SDG'nin zayıf bir pozisyondan, kendi belirlemediği bir çerçeveyi kabul etmek zorunda kalması — götüren iki paralel süreç olarak okunabilir.
Sonuç: Açık sorular
Suriye'deki entegrasyon süreci, kalıcı bir siyasal çözümün mü, yoksa geçici bir ara formülün mü başlangıcı olduğu konusunda henüz kesinlik taşımıyor. Güvenlik alanındaki ilerleme ile siyasi temsil alanındaki durgunluk arasındaki makas kapanmadığı sürece, bu belirsizlik büyük olasılıkla sürecek. Bu tablo, sonraki yazıda ele alınacak olan Türkiye/Bakur ve diğer parçalardaki süreçlerle karşılaştırıldığında, Kürt siyasetinin farklı coğrafyalarda farklı hızlarda ve farklı aktörler eliyle, ama yapısal olarak benzer bir soruyla —saha gücünün siyasi kazanıma nasıl dönüştürüleceği sorusuyla— yüzleştiğini gösteriyor.
Bu yazıdaki görüşler tamamen yazarın şahsına münhasırdır; RûpelNews'in yayın politikasıyla bağdaşabilir veya farklılık gösterebilir. Kurumumuz içerikten sorumluluk kabul etmez.
