Direniş, İttifak ve İhanet Arasında Bir Tarihsel Figür
İdris-i Bitlisî’yi anlamak, onu yalnızca “Osmanlı’nın adamı” ya da “Kürtlerin temsilcisi” olarak tanımlamaktan çok daha karmaşık bir tarihsel okuma gerektirir. Çünkü onun siyasal rolü, XVI. yüzyılın başında Kürdistan’ın Osmanlı-Safevî rekabetinin merkezine dönüşmesiyle birlikte ortaya çıkan büyük dönüşümün tam ortasında şekillenmiştir.
Bitlisî, bir yandan Kürt beyleriyle kurduğu ilişkileri kullanarak onların kendi topraklarındaki siyasal konumlarını korumalarını sağlamaya çalışan bir aracıydı; diğer yandan bu aracılığı Osmanlı devletinin doğuya doğru genişlemesinin hizmetine sundu. Onun tarihsel önemi de tam olarak bu ikili konumdan kaynaklanır.
Bu nedenle İdris-i Bitlisî’nin tarihini yalnızca “ihanet” ya da yalnızca “ittifak” kavramlarıyla açıklamak yetersizdir. Asıl mesele, bir halkın yerel siyasal güçlerini korumaya yönelik aracılığın nasıl daha büyük bir imparatorluk siyasetinin parçasına dönüşebildiğini görebilmektir.
Tarihçinin kaleminden siyasal aracılığa
İdris-i Bitlisî, Osmanlı sarayında yetişmiş sıradan bir bürokrat değildi. Farsça kaleme aldığı Heşt Behişt, Osmanlı hanedan tarihinin önemli kaynaklarından biri oldu. Daha sonra Yavuz Sultan Selim dönemini konu alan Selimşahname ile Doğu siyasetinin başlıca anlatıcılarından biri haline geldi.
Fakat burada kaynak eleştirisi zorunludur.
Bitlisî’nin eserleri yalnızca geçmişi kaydeden tarafsız tarih metinleri değildir. Aynı zamanda içinde bulunduğu siyasal düzeni anlamlandıran ve meşrulaştıran metinlerdir. Bu nedenle onun verdiği bilgileri tarihsel veri olarak kullanırken, aynı zamanda bu bilgilerin hangi siyasal konumdan üretildiğini de sormak gerekir.
Özellikle Kürtler, Safevîler, Kızılbaşlar ve Osmanlılar arasındaki mücadeleyi anlatırken Bitlisî’nin dili yalnızca olayları aktarmakla kalmaz; tarafları sınıflandırır, meşru ve gayrimeşru olanı tanımlar ve Osmanlı siyasetinin Doğu’daki müdahalesine ideolojik bir çerçeve kazandırır.
Dolayısıyla Bitlisî hem önemli bir tarih kaynağıdır hem de kendi döneminin siyasal mücadelesinin taraflarından biridir.
Çaldıran’dan önce değişen dengeler
XVI. yüzyılın başında Kürdistan’ın önemli bir bölümü Safevî nüfuz alanı içine girmişti. Şah İsmail’in yükselişi yalnızca İran’da yeni bir devletin ortaya çıkması anlamına gelmiyordu. Doğu Anadolu ve Kürdistan’daki geleneksel emirliklerin siyasal konumlarını da doğrudan etkiliyordu.
Bazı Kürt beyleri başlangıçta Şah İsmail’e bağlılık göstermişti. Ancak zaman içerisinde bazı beylerin tutuklanması, topraklarının ellerinden alınması ve yerlerine Kızılbaş emirlerinin veya Safevî merkezine daha bağlı yöneticilerin getirilmesi, Kürt beyleriyle Safevî merkezi arasındaki ilişkilerin bozulmasına yol açtı. Bu gelişmeler, Osmanlıların bölgedeki siyaseti açısından da önemli bir fırsat yarattı.
Burada “Kızılbaş” kavramını da dönemin siyasal bağlamı içinde kullanmak gerekir. Kızılbaşlar yalnızca soyut bir mezhep topluluğu değildi; Şah İsmail’in kurduğu Safevî devletinin askerî ve siyasî örgütlenmesinin temel unsurlarından biriydi. Dolayısıyla dönemin kaynaklarında “Kızılbaş” olarak adlandırılan güçler çoğu zaman Safevî askerî ve siyasî yapısının temsilcileri olarak karşımıza çıkar.
Bu ayrım yapılmadığında, XVI. yüzyılın siyasal çatışması bugünkü anlamıyla basit bir “Sünni-Kızılbaş çatışması”na indirgenmiş olur.
Çaldıran ve İdris-i Bitlisî’nin asıl rolü
İdris-i Bitlisî’nin tarihsel rolünün en belirginleştiği yer burasıdır.
Çaldıran Savaşı’nın ardından Osmanlı ordusu geri çekilirken bölgenin Osmanlı egemenliğine geçirilmesi henüz tamamlanmış değildi. Yavuz Sultan Selim, İdris-i Bitlisî’yi Kürt beyleriyle görüşmek ve onları Safevî yönetimine karşı harekete geçirmek üzere görevlendirdi.
Bitlisî, Urmiye’den Diyarbekir’e, oradan Malatya’ya uzanan geniş bir coğrafyada Kürt emirleriyle temas kurdu. Onlara Osmanlı padişahının mesajlarını ve fermanlarını ulaştırdı; kendi deyimiyle eski ilişkilerinden ve Kürt beyleriyle olan bağlarından yararlanarak onları Osmanlı tarafına çekmeye çalıştı.
Bu noktada önemli olan şudur:
İdris-i Bitlisî’nin yaptığı şey, Kürt beylerini kendi topraklarını Safevî yönetiminden geri almaya yönlendirmekti.
Dolayısıyla sonradan “Kızılbaş katliamı” adı altında anlatılan bütün olayları doğrudan İdris-i Bitlisî’nin organize ettiği tek merkezli bir katliam operasyonu olarak göstermek tarihsel gerçekliği aşan bir yorum olur.
Daha doğru ifade şudur:
İdris-i Bitlisî, Kürt beylerini Safevî/Kızılbaş yönetimine karşı askerî ve siyasî mücadeleye yönlendiren başlıca Osmanlı aracısıydı.
Bu mücadele sırasında Kızılbaş askerleri ve yöneticileriyle savaşlar yaşandı; bazı bölgeler yeniden ele geçirildi ve Safevî yönetiminin Kürdistan’daki askerî-siyasî hâkimiyeti önemli ölçüde geriletildi. Nitekim İdris’in 1516 tarihli Yavuz’a raporunda Kürt emirlerinin Safevî ve Kızılbaş güçlerine karşı yürüttükleri askerî faaliyetler ayrıntılı biçimde anlatılır.
“Kızılbaş katliamı” meselesi
Burada tarih yazımının en problemli noktalarından biri ortaya çıkar.
İdris-i Bitlisî’nin adı çoğu zaman “40 bin Kızılbaş’ın katledilmesi” anlatısıyla birlikte anılır. Ancak bu rakamın temel kaynağının Bitlisî’nin Selimşahnamesi olduğu ve başka çağdaş arşivlerde aynı rakamı doğrulayan bağımsız bir kayıt bulunmadığı belirtilmektedir.
Bu nedenle iki şeyi birbirinden ayırmak gerekir.
Birincisi, İdris-i Bitlisî’nin Kızılbaş/Safevî güçlerine karşı mücadeleyi teşvik ettiği ve Kürt beylerini bu mücadeleye yönlendirdiği tarihsel olarak güçlü biçimde belgelenmektedir.
İkincisi ise, onun doğrudan bir “katliam organizatörü” olduğu, öldürülecek kişilerin listesini hazırlattığı veya belirli bir sivil topluluğun sistematik biçimde yok edilmesini bizzat yönettiği iddiası aynı ölçüde kanıtlanmış değildir.
Bu ayrım önemlidir.
Çünkü İdris-i Bitlisî’yi bütünüyle aklamak kadar, bütün öldürmelerin doğrudan sorumlusu ilan etmek de tarihsel kaynakların izin verdiğinden daha ileri gitmek anlamına gelir.
Fakat Bitlisî’nin sorumluluğu nerede başlar?
Burada başka bir soruyu sormak gerekir:
Bir siyasal aktör doğrudan öldürme emri vermemiş olsa bile, bir savaşın ideolojik çerçevesini kuruyor, tarafları savaşa çağırıyor ve savaşan güçleri örgütlüyorsa, ortaya çıkan sonuçlardan tamamen bağımsız kabul edilebilir mi?
Bence mesele tam burada düğümlenmektedir.
İdris-i Bitlisî yalnızca bir haberci değildi. Yavuz’un doğu siyasetinde aktif bir danışman ve uygulayıcıydı. Kürt beyleriyle ilişkileri sayesinde Osmanlı’nın bölgede askerî bir güç olarak ilerlemesine aracılık etti. Safevî yönetimine karşı Kürt emirlerinin harekete geçirilmesinde belirleyici bir rol oynadı. Osmanlı kaynakları da onun bölgedeki emirlerle yaptığı görüşmelerin ve Osmanlı yönetimine geçişlerdeki rolünün önemini açıkça ortaya koymaktadır.
Dolayısıyla Bitlisî’nin sorumluluğunu yalnızca “kaç kişinin ölüm emrini verdi?” sorusuna indirgemek doğru değildir.
Asıl mesele, bir siyasal dönüşümün örgütlenmesindeki rolüdür.
İki taraflı bir aracılık
İdris-i Bitlisî’nin tarihsel paradoksu tam burada ortaya çıkar.
Kürt beyleri açısından bakıldığında, Safevî merkezileşmesine karşı onların eski siyasal konumlarını yeniden elde etmelerine aracılık etmiş görünür. Osmanlı açısından bakıldığında ise aynı faaliyet, Doğu Anadolu ve Kürdistan’ın Osmanlı egemenliğine geçirilmesini sağlayan son derece başarılı bir siyasî operasyondu.
Başka bir ifadeyle:
Kürt beyleri kendi topraklarını geri kazanıyordu; Osmanlı ise bu toprakları kendi egemenlik alanına katıyordu.
İki süreç aynı anda gerçekleşiyordu.
İdris-i Bitlisî bu iki farklı çıkarın kesiştiği noktada duruyordu.
Bu nedenle onun rolünü sadece “Kürtleri Osmanlı’ya teslim eden adam” biçiminde okumak da eksiktir. Çünkü kurduğu modelde birçok Kürt beyinin yerel hâkimiyetini koruması, hatta bazı bölgelerde hanedanî devamlılığın sürmesi mümkün oldu. Nitekim sonraki Osmanlı düzeninde Kürt emirliklerinin önemli bir bölümünün belirli ölçülerde yerel özerkliklerini koruduğu görülür.
Fakat bunun diğer yüzü de vardır:
Bu özerkliğin bedeli, Osmanlı egemenliğinin kabul edilmesiydi.
İşte İdris-i Bitlisî’nin “iki yüzü” burada ortaya çıkar.
Direniş mi, ihanet mi?
Bugünden bakarak İdris-i Bitlisî’yi yalnızca “hain” ilan etmek kolaydır. Fakat tarihsel gerçeklik bundan daha karmaşıktır.
Çünkü Kürt beyleri açısından mesele yalnızca Osmanlı’ya teslim olmak değildi. Bir tarafta giderek merkezileşen Safevî devleti, diğer tarafta genişleyen Osmanlı devleti bulunuyordu. Kürt emirleri ise bu iki büyük güç arasında kendi varlıklarını ve topraklarını korumaya çalışıyordu.
İdris-i Bitlisî bu siyasetin aracısı oldu.
Fakat aynı zamanda bu aracılık, Kürdistan’ın Osmanlı siyasal sistemine bağlanmasının temel araçlarından birine dönüştü.
Bu nedenle onun tarihsel mirasını değerlendirirken şu çelişkiyi gözden kaçırmamak gerekir:
Kürt beylerinin siyasal varlığını korumaya yönelik bir ittifak, aynı zamanda Kürdistan’ın daha büyük bir imparatorluk yapısına bağlanmasının yolu olmuştur.
Bu durum ne bütünüyle direniştir ne de bütünüyle ihanettir.
Tam tersine, direniş ile teslimiyetin, özerklik ile bağımlılığın, aracılık ile iktidara hizmet etmenin birbirine karıştığı tarihsel bir momenttir.
İdris-i Bitlisî’nin asıl “iki yüzü”
İdris-i Bitlisî’yi önemli kılan yalnızca Osmanlı’nın doğu siyasetindeki rolü değildir. Onu tarihsel açıdan tartışmalı ve bugün hâlâ canlı bir figür yapan şey, aynı eylemin iki farklı sonuç üretmesidir.
Bir tarafta Kürt beylerinin Safevî yönetimine karşı yeniden güç kazanması vardır.
Diğer tarafta Osmanlı’nın Kürdistan üzerindeki egemenliğinin kurulması vardır.
Bir tarafta yerel özerklik vardır.
Diğer tarafta daha büyük bir imparatorluk merkezine bağlanma vardır.
Bir tarafta Kürt beylerinin kendi topraklarını savunma mücadelesi vardır.
Diğer tarafta bu mücadelenin Osmanlı’nın doğu fetih siyasetinin hizmetine girmesi vardır.
İdris-i Bitlisî işte bu çelişkilerin tam ortasındadır.
Bu nedenle onu yalnızca “Osmanlı ajanı” diye tanımlamak da, “Kürtlerin kurtarıcısı” diye yüceltmek de tarihsel gerçekliği basitleştirir.
Onun gerçek tarihsel kimliği daha rahatsız edici bir yerde durmaktadır:
İdris-i Bitlisî, Kürt siyasal güçleri ile imparatorluk iktidarı arasında aracılık eden ve bu aracılık sayesinde hem Kürt beylerinin konumlarını koruyan hem de Osmanlı’nın Kürdistan’a yerleşmesini sağlayan bir siyasal aktördür.
Ve belki de asıl tartışılması gereken “iki yüz” tam olarak budur.
Çünkü tarihte ihanet her zaman düşmana geçmek biçiminde gerçekleşmez. Bazen bir halkın kendi varlığını koruma arayışı, daha büyük bir devletin siyasal projesiyle birleşir. O zaman direnişin kendisi başka bir egemenliğin aracına dönüşebilir.
İdris-i Bitlisî’nin tarihsel mirasını bugün hâlâ tartışmalı kılan şey de budur.
1993 Ceyhan cezaevi
Bu yazıdaki görüşler tamamen yazarın şahsına münhasırdır; RûpelNews'in yayın politikasıyla bağdaşabilir veya farklılık gösterebilir. Kurumumuz içerikten sorumluluk kabul etmez.
