Bir halkın kazanımları, öznelik sorunu ve siyasal iradenin geleceği
Rojava’da bugün yaşanan gelişmeleri yalnızca güncel siyasi olaylar olarak değerlendirmek, meselenin tarihsel ve siyasal boyutunu görmemek olur. Çünkü Rojava, Kürtlerin uzun yıllar süren mücadelesinin sonucunda ortaya çıkmış yalnızca bir coğrafi alan değil; aynı zamanda bir siyasal irade, toplumsal örgütlenme ve yönetim deneyimidir.
Bu nedenle bugün gündeme gelen “entegrasyon”, “silahsızlanma” ve “merkezi yapıya katılma” gibi kavramların arkasında ne olduğunu sorgulamak gerekir.
Benim açımdan temel mesele şudur:
IŞİD’e karşı büyük bedeller ödeyerek kazanılan bir direniş, şimdi entegrasyon adı altında siyasal ve kurumsal bir tasfiyeye mi dönüştürülüyor?
Bu soruyu sormak, savaş çağrısı yapmak değildir. Tam tersine, verilen bedellerin ve elde edilen kazanımların hangi siyasi sonuçla karşı karşıya olduğunu sorgulamaktır.
IŞİD’e karşı direniş ve tarihsel kazanım
Rojava’da ortaya çıkan siyasi yapı, IŞİD’in saldırıları karşısında büyük bir sınavdan geçti. Kürtler ve onların müttefikleri yalnızca kendi topraklarını savunmadılar; dünyanın karşı karşıya bulunduğu en ağır tehditlerden birine karşı savaştılar.
Bu mücadelede binlerce insan yaşamını yitirdi.
Bu nedenle IŞİD’e karşı verilen mücadeleyi yalnızca askeri bir çatışma olarak görmek doğru değildir. Bu mücadele aynı zamanda Kürtlerin uluslararası alanda kendilerini bir siyasi ve askeri aktör olarak kabul ettirmelerinin de önünü açtı.
Ancak burada büyük bir tarihsel çelişki ortaya çıktı:
Sahada kazanılan askeri başarı, siyasi alanda kalıcı bir statüye dönüştürülemedi.
Kürtler savaş meydanında özne oldular; fakat savaş sonrasında ortaya çıkan diplomatik süreçlerde aynı ölçüde özne olamadılar.
İşte bugün yaşananların temelinde de bu çelişki yatmaktadır.
Zafer neden siyasi statüye dönüşmedi?
Bir halkın mücadelesi yalnızca savaş kazanmakla sonuçlanmaz. Asıl mesele, savaşın ortaya çıkardığı gücü siyasi bir kazanıma dönüştürebilmektir.
Rojava’nın en büyük sorunu da burada ortaya çıkmaktadır.
IŞİD’e karşı verilen mücadele Kürtlere büyük bir meşruiyet kazandırdı. Fakat bu meşruiyet kalıcı bir siyasi statüye dönüştürülemedi.
Bunun sorumluluğunu yalnızca dış güçlere yüklemek de yeterli değildir.
Elbette Türkiye, Suriye, İran, İsrail, Amerika, Rusya ve diğer bölgesel ve uluslararası güçlerin kendi çıkarları vardır. Hiçbir devlet Kürtlerin geleceğini yalnızca Kürtlerin çıkarları üzerinden değerlendirmez.
Fakat tam da bu nedenle Kürtlerin kendi siyasi iradelerini daha güçlü biçimde ortaya koymaları gerekirdi.
Çünkü başka güçlerin çıkarlarını değiştiremiyorsanız, en azından kendi çıkarlarınızın belirleyicisi olmak zorundasınız.
Bugün ise Kürtlerin geleceği konusunda farklı güçlerin pazarlık yaptığını görüyoruz.
Burada temel soru şudur:
Kürtler bu pazarlığın tarafı mı, yoksa pazarlığın konusu mu?
Benim açımdan Rojava meselesinin en kritik noktası budur.
İsrail–Türkiye–Suriye ekseninde Kürtler
Ortadoğu’da yeni dengeler kurulurken İsrail, Türkiye ve Suriye arasındaki ilişkiler de Kürt meselesini doğrudan etkilemektedir.
Her güç kendi güvenlik ve siyasi çıkarları doğrultusunda hareket ediyor.
Fakat bu denklemde Kürtlerin geleceğinin başkalarının pazarlık masasına bırakılması, Kürtlerin tarihsel olarak yaşadığı temel sorunun yeniden ortaya çıkması anlamına gelir.
Kürt tarihi bunun örnekleriyle doludur.
Kürtler çoğu zaman kendi ülkeleri ve gelecekleri hakkında karar veren değil, hakkında karar verilen taraf olmuştur.
Birinci Dünya Savaşı sonrasında Ortadoğu yeniden şekillendirilirken de benzer bir durum yaşandı. Bugün farklı aktörler ve farklı koşullar söz konusu olsa da temel problem değişmemiştir:
Kürtler kendi geleceklerinin sahibi olabilecek mi?
Bu nedenle benim için Rojava meselesinin temel kavramı “entegrasyon” değil, öznelik meselesidir.
Entegrasyon mu, tasfiye mi?
Bugün “entegrasyon” kavramı olumlu bir siyasal çözüm gibi sunulabilir.
Fakat entegrasyonun ne anlama geldiğine bakmadan bu kavramı kabul etmek mümkün değildir.
Eğer entegrasyon;
* SDF’nin bağımsız askeri yapısının ortadan kaldırılması,
* Kürtlerin kendi savunma mekanizmalarından vazgeçmesi,
* Rojava’nın siyasi kurumlarının merkezi otorite içinde eritilmesi,
* yerel yönetimlerin yetkilerinin sınırlandırılması,
* siyasi karar alma kapasitesinin Şam’a devredilmesi
anlamına geliyorsa, burada artık yalnızca bir entegrasyondan söz edilemez.
Burada bir siyasal yapının tasfiyesi söz konusu olabilir.
Çünkü bir kurumun ortadan kaldırılması ile onun daha geniş bir siyasi yapıya eşit koşullarda entegre edilmesi aynı şey değildir.
Entegrasyon ancak tarafların kimliğini, kurumlarını ve siyasi varlığını koruyabildiği ölçüde gerçek bir entegrasyondur.
Aksi halde entegrasyon, güçlü olanın zayıf olanı kendi bünyesinde eritmesinin başka bir adı haline gelir.
Seküler Rojava ile şeriatçı anlayış arasındaki çelişki
Burada daha temel bir sorun bulunmaktadır.
Rojava’da yıllardır seküler, çoğulcu ve kadınların siyasal-toplumsal yaşama aktif katılımını esas alan bir toplumsal düzen geliştirildi.
Kadınların siyasi ve askeri alandaki rolü, farklı etnik ve dini toplulukların birlikte yaşaması, yerel yönetim anlayışı ve toplumsal örgütlenme Rojava deneyiminin temel unsurlarındandır.
Şimdi bu yapı, siyasal ve ideolojik geçmişi farklı olan Şam merkezli bir devlet yapısına entegre edilmektedir.
O halde açıkça sormak gerekir:
Seküler bir toplumsal düzen ile şeriat anlayışını esas alan bir siyasal yapı hangi hukuk ve hangi siyasi sistem içinde bütünleşecektir?
Bu sorunun cevabı verilmeden “entegrasyon” sözcüğünün içi doldurulmuş olmaz.
Çünkü mesele yalnızca orduların birleşmesi değildir.
Mesele aynı zamanda hukuk sistemlerinin, siyasal anlayışların ve toplumsal yaşam biçimlerinin karşılaşmasıdır.
Rojava’nın kadın hakları konusunda oluşturduğu kazanımlar ne olacaktır?
Yerel demokratik yönetimler ne olacaktır?
Kürtlerin siyasi ve kültürel hakları hangi anayasal güvenceye sahip olacaktır?
Rojava’da oluşmuş kurumlar korunacak mı, yoksa merkezi devletin kurumları içinde eritilecek mi?
Ve en önemlisi:
Kürtler kendi toplumsal düzenleri üzerinde karar verme hakkını koruyabilecek mi?
Bunlar cevaplanmadan yapılan bir entegrasyon, Kürtlerin kazanımlarını koruyan bir çözüm değil, onları merkezi yapıya bağlayan bir süreç haline gelebilir.
Şeriat, kısas ve geleceğe ilişkin kaygı
Benim kaygım yalnızca kurumların tasfiyesiyle sınırlı değildir.
Hukuk sisteminin niteliği de büyük önem taşımaktadır.
Şeriat hukukunda bulunan “kısas” gibi cezalandırma anlayışlarının gelecekte Rojava’daki eski savaşçılar, siyasi kadrolar ve yöneticiler açısından nasıl uygulanacağı ciddi bir soru işaretidir.
Burada münferit olayları genelleştirmek veya doğrulanmamış herhangi bir olayı kesinleşmiş gerçek gibi sunmak doğru değildir. Fakat geçmişte çatışmış güçlerin aynı merkezi hukuk ve güvenlik sistemi içine alınması, özellikle eski Rojava savaşçıları ve yöneticileri açısından ciddi güvenlik ve adalet sorunları doğurabilir.
Benim korkum şudur:
Bugün askeri güç tasfiye edilir; yarın kurumlar tasfiye edilir; daha sonra bu kurumları savunan insanlar hedef haline getirilebilir.
Bu süreç yalnızca siyasi görevden almalarla da sınırlı kalmayabilir.
Soruşturmalar, tutuklamalar, yargılamalar ve cezalandırmalar üzerinden Rojava’nın siyasi kadrolarına kadar uzanabilir.
Bugün bunu kesin olarak gerçekleşmiş bir süreç olarak söylemiyorum.
Fakat böyle bir ihtimalin siyasi olarak hesaba katılması gerektiğini düşünüyorum.
Çünkü silahsızlandırılmış bir toplumun, hukuk ve siyasi güvenceleri bulunmadığında kendisini koruma kapasitesi ciddi biçimde azalır.
Silahsızlanma neyin karşılığında?
Bu nedenle meseleye yalnızca:
“SDF silah bırakacak mı?”
sorusuyla bakmak yanlıştır.
Asıl soru şudur:
“SDF silahlarını bıraktığında Kürtlerin elinde hangi siyasi, hukuki ve kurumsal güvenceler kalacaktır?”
Silahsızlanmanın karşılığında anayasal güvence var mı?
Kürt kimliği ve dili güvence altında mı?
Yerel yönetimlerin yetkileri korunuyor mu?
Kadınların kazanımları korunuyor mu?
Rojava’nın kurumları korunuyor mu?
Eski savaşçıların güvenliği garanti ediliyor mu?
Siyasi kadroların cezalandırılmayacağına ilişkin gerçek ve uygulanabilir güvenceler var mı?
Bunların cevabı açık değilse, silahsızlanma yalnızca askeri bir düzenleme değildir.
Siyasi savunmasızlaşmadır.
Hayatta kalma diplomasisi mi, teslimiyet mi?
Bu noktada farklı bir görüşün varlığını da kabul etmek gerekir.
Bazıları Rojava’nın içinde bulunduğu askeri ve siyasi koşullar nedeniyle bu süreci bir teslimiyet olarak değil, hayatta kalma diplomasisi olarak değerlendirebilir.
Bu görüşün anlaşılabilir bir tarafı vardır.
Bazen ağır güç dengesizliği altında geri adım atmak, elde kalan kazanımları korumak için gerekli olabilir.
Fakat benim açımdan burada temel sorun şudur:
Hayatta kalmak ile siyasi iradeyi korumak aynı şey değildir.
Bir halk fiziksel olarak varlığını sürdürebilir ama siyasi özne olmaktan çıkabilir.
Topraklarında yaşayabilir ama kendi geleceği üzerinde karar verme gücünü kaybedebilir.
Kurumları tamamen yok edilmeyebilir ama karar mekanizmaları başka bir merkeze bağlanabilir.
Bu nedenle “hayatta kaldık” demek tek başına yeterli değildir.
Sorulması gereken:
Ne pahasına hayatta kaldık?
Ve:
Hayatta kalan kimdir; halk mı, yoksa yalnızca nüfus mu?
İki Yüz: Direniş ve ihanet
İşte “İki Yüz” kavramı burada anlam kazanıyor.
Kürt tarihinin bir yüzünde işgal, istila, inkâr ve baskı vardır.
Diğer yüzünde direniş vardır.
Fakat tarihin bir başka gerçeği daha vardır: İrade kaybı ve ihanet.
Ben ihanet kavramını burada dar anlamda kullanmıyorum.
İhanet yalnızca düşmanla işbirliği yapmak değildir.
İhanet, daha geniş anlamıyla, bir halkın tarihsel iradesinin, kazanımlarının ve geleceğinin başka bir iradeye teslim edilmesidir.
Bu nedenle ihanet ile direniş arasındaki çizgi yalnızca savaş alanında çizilmez.
Bazen silah bırakmakla değil, siyasi iradeyi bırakmakla ortaya çıkar.
Bazen “başka çaremiz yok” anlayışının kalıcı bir siyasal ilkeye dönüşmesiyle ortaya çıkar.
Bazen de uzun mücadelelerle kazanılmış kurumların kısa vadeli siyasi hesaplar uğruna feda edilmesiyle ortaya çıkar.
Burada asıl mesele birilerini suçlamak değildir.
Asıl mesele tarihsel sonuçları görmek ve sorgulamaktır.
Çünkü Kürtlerin tarih boyunca kaybettiği yalnızca savaşlar değildir.
Çoğu zaman kendi iradelerini koruma kapasitesini kaybetmişlerdir.
Direnişin gerçek ölçüsü
IŞİD’e karşı savaşmak büyük bir direnişti.
Fakat direnişin gerçek başarısı yalnızca düşmanı yenmek değildir.
Direnişin gerçek başarısı, elde edilen kazanımı kurumsallaştırmak ve kendi iradeni geleceğe taşıyabilmektir.
Eğer askeri zafer siyasi kazanıma dönüşmüyorsa, zaman içinde zafer yenilgiye dönüşebilir.
Eğer kurumlar korunamıyorsa, mücadele hafızası da zayıflar.
Eğer siyasi irade başka bir merkeze devrediliyorsa, halk yeniden kendi tarihinin nesnesi haline gelir.
Bu nedenle Rojava’da bugün yaşananları yalnızca askeri bir süreç olarak görmüyorum.
Bu aynı zamanda siyasi iradenin geleceği üzerine bir mücadeledir.
Hafıza olmadan gelecek kurulamaz
Rojava meselesinin bir de hafıza boyutu vardır.
Bir halkın hafızası yalnızca geçmişte ne olduğunu bilmek değildir.
Neden direndiğini, neden kazandığını, neden kaybettiğini ve hangi hataları tekrar etmemesi gerektiğini bilmektir.
Kürtlerin tarihindeki en büyük sorunlardan biri de mücadelelerin yeterince kurumsallaşamamasıdır.
Her kuşak büyük bedeller ödemekte, fakat önceki kuşağın deneyimini yeterince devralamadığı için aynı sorunları yeniden yaşamaktadır.
Bu nedenle Rojava’nın bugünkü durumunu yalnızca bugünün politikası olarak değerlendirmek yeterli değildir.
Yarın tarihçiler bu döneme baktığında şu soruyu soracaktır:
IŞİD’e karşı kazanılan büyük askeri zafer neden kalıcı bir siyasi kazanıma dönüşmedi?
Bu sorunun cevabı yalnızca dış güçlerde aranamaz.
Kürt siyasi hareketlerinin stratejik tercihleri, hataları ve eksiklikleri de bu tarihin parçasıdır.
Bir halk kendi tarihini yazmak istiyorsa, yalnızca düşmanlarıyla değil, kendi hatalarıyla da yüzleşmek zorundadır.
Sonuç: Nesne değil özne
Bugün Rojava açısından temel mesele ne savaş çağrısı yapmak ne de yaşanan gelişmeleri romantikleştirmektir.
Mesele, Kürtlerin kendi siyasi iradelerini koruyup koruyamadığıdır.
Eğer Kürtler kendi kurumlarını, kimliklerini, siyasi temsil güçlerini, yerel yönetimlerini ve karar alma kapasitelerini koruyabiliyorlarsa, farklı biçimlerdeki siyasi çözümler tartışılabilir.
Fakat silahsızlanma ile birlikte siyasi kurumlar da eritiliyor, yerel irade merkezi otoriteye bağlanıyor, Rojava’nın toplumsal kazanımları güvence altına alınmıyor ve bu kazanımları savunan kadrolar gelecekte hukuki veya siyasi tasfiyenin hedefi haline geliyorsa, buna yalnızca “entegrasyon” demek gerçeği değiştirmez.
O zaman karşımızda başka bir süreç vardır:
Direnişin askeri tasfiyesi, ardından siyasi iradenin tasfiyesi ve sonunda tarihsel hafızanın tasfiyesi.
Benim asıl korkum budur.
Çünkü bir halkın savunması yalnızca silahıyla yapılmaz.
Hukuku, kurumları, örgütlü toplumu, siyasi iradesi ve hafızası da onun savunma mekanizmalarıdır.
Bunların tamamı ortadan kaldırıldığında geriye yalnızca bir nüfus kalır.
Ama halkın siyasal öznesi ortadan kalkar.
Bu nedenle Rojava’da bugün verilmesi gereken asıl mücadele, Kürtlerin kendi iradelerini koruma mücadelesidir.
Kürtler bu sürecin nesnesi değil, öznesi olmak zorundadır.
Çünkü Kürtlerin geleceği hakkında başkaları karar veriyorsa, hangi anlaşma yapılırsa yapılsın, hangi kavram kullanılırsa kullanılsın, tarih yine Kürtlerin dışında yazılmış olacaktır.
Ve “İki Yüz”ün bize hatırlattığı temel gerçek de budur:
Direniş, yalnızca düşmana karşı koymak değildir; kendi iradeni başkasına teslim etmemektir.
İhanet ise yalnızca düşmanla işbirliği değildir; bir halkın kendi iradesini, kendi kazanımlarını ve kendi geleceğini başkasının kararına bırakmasıdır.
Rojava’nın geleceği bu iki yüz arasındaki mücadelede belirlenecektir.
Bu yazıdaki görüşler tamamen yazarın şahsına münhasırdır; RûpelNews'in yayın politikasıyla bağdaşabilir veya farklılık gösterebilir. Kurumumuz içerikten sorumluluk kabul etmez.
