ÖZEL RÖPORTAJ- Arzu Yılmaz: Bu, ABD’nin içine çekildiği İsrail–İran savaşı
Bölgeyi yakından izleyen akademisyen Doç. Dr. Arzu Yılmaz’la savaşın gerçek mahiyetini, Trump açısından risklerini, İran rejiminin dayanıklılığını ve Kürtler açısından olası senaryoları konuştuk.
RûpelNews - Amerika, İsrail, İran hattında tırmanan gerilim, Washington’un pozisyonu, Tahran’daki rejimin dayanıklılığı ve savaşın uzaması halinde ortaya çıkabilecek senaryolar yalnızca iki ülkeyi değil; Kürtlerin yaşadığı coğrafyayı, Kürdistan Bölgesi’ni ve bölgesel dengeleri de doğrudan etkiliyor. Özellikle Rojhilat’ta olası bir güç boşluğunun ne anlama gelebileceği, Kürt siyasi ve askeri yapılarının bu denklemdeki rolü ve büyük güçlerin “bekle–gör” tutumu kritik sorular olarak öne çıkıyor.
Doç. Dr. Arzu Yılmaz RûpelNews muhabiri Hasan Kösen’in sorularını yanıtladı:
Kösen: ABD’nin İran’a karşı savaş ilanını nasıl değerlendiriyorsunuz? Bu Amerika’nın savaşı mı?
Yılmaz: Hayır, bu doğrudan Amerika’nın savaşı değil. Özellikle Trump’ın ikinci döneminde yayımlanan stratejik güvenlik belgesi ve Pentagon’un savunma stratejisi açıkça şunu gösteriyordu: Orta Doğu artık Washington’ın öncelikli gündemi değil. Nitekim ulusal güvenlik belgesinde Orta Doğu beşinci sırada yer alıyor. Bu tür sıralamalar tesadüfî değildir, ABD’nin önceliklerini yansıtır. ‘Trump’ın ‘sonsuz savaşları bitireceğim’ söylemi, İran cephesinde ciddi bir çelişkiye dönüştü’ Trump da kampanya sürecinde “sonsuz savaşları bitireceğim” söylemiyle öne çıkmıştı. Hatta savaşları bitirme iddiasıyla Nobel Barış Ödülü’ne atıfta bulunuyordu. Böyle bir siyasi söylemle gelen bir yönetimin doğrudan İran’la savaşa girmesi kendi çizgisiyle çelişiyor.
Kösen: Peki bugün gelinen noktayı nasıl açıklıyorsunuz?
Yılmaz: Eğer ABD bugün İran’a karşı doğrudan savaş pozisyonuna geldiyse, bu durum İsrail’in ve ABD’deki İsrail lobisinin Amerikan yönetimi üzerindeki belirleyici etkisini gösteriyor. Eskiden “etki” derdik; bugün ise çok daha güçlü bir belirleyicilikten söz ediyoruz. Bu nedenle mevcut tabloyu bir “ABD-İran savaşı”ndan ziyade bir “İsrail-İran savaşı” olarak görmek gerekir. Ancak ABD bu savaşın içine çekilmiş durumda. Bu sürecin arka planını ve gerçek nedenlerini muhtemelen tarih daha net ortaya koyacaktır.
Kösen: İç politika faktörü etkili olabilir mi?
Yılmaz: İki başlık öne çıkıyor: Epstein dosyası ve yaklaşan ara seçimler. Trump, hem vaatettiği uluslararası başarıyı elde edemedi hem de iç politikada izlediği sert çizgi nedeniyle toplumsal kutuplaşmayı artırdı. Yüksek Mahkeme ile yaşanan gerilim ve kendi tabanında oluşan memnuniyetsizlik de dikkate alındığında, ara seçimlere dezavantajlı bir atmosferde gidiyor.
Ancak şunu da vurgulamak gerekir: Bu ölçekte bir askeri risk yalnızca iç politik hesaplarla açıklanamaz. Gerçek nedenleri bugün tam olarak bilmek mümkün değil.
‘Savaş uzarsa, bunun siyasi faturası en önce Trump’a çıkabilir.’
Kösen:Bu savaş Trump açısından bir risk mi?
Yılmaz: Kesinlikle büyük bir risk. Savaşın uzaması halinde bu durum Trump’ın siyasi geleceğini doğrudan etkileyebilir. İran’da kısa sürede istikrar sağlanması zor görünüyor. Uzayan bir savaş bölgedeki dengeleri altüst edebilir ve daha geniş çaplı bir çatışmanın kapısını aralayabilir.
Bu tablo Trump için “büyük bir kumar” niteliğinde. Savaş uzadıkça siyasi maliyeti artacaktır.

‘İran rejimi havadan bombardımanla devrilecek bir yapı değil’
Kösen: İran’da rejimin kısa sürede düşmesi mümkün mü?
Yılmaz: Bugünkü koşullarda bu pek rasyonel görünmüyor. Diyelim ki rejim zayıfladı ya da düşmesi kaçınılmaz hale geldi; bu bile Trump açısından ciddi bir siyasi risk anlamına gelir. Çünkü kısa sürede istikrar sağlanamazsa ortaya çıkacak kaos, hem bölgeyi hem de ABD’yi sarsar. İran kolay yutulacak bir lokma değil. 1979’dan bu yana, yaklaşık yarım asırdır baskı altında yaşayan birkaç nesilden söz ediyoruz. Buna rağmen rejim ayakta kalmayı başardı. Üstelik İran’da sıkça dile getirilen etnik ve mezhepsel sorunlara rağmen, bu 47 yıl boyunca merkezi iktidara karşı başarılı bir silahlı kalkışma gerçekleşmedi. Rejim buna izin vermedi, sert biçimde bastırdı.
Kösen: İran toplumunun sokağa çıkıp rejimi devirmesi ihtimali?
Yılmaz: Bu beklenti gerçekçi değil. İran’da sadece 2025 yılında 1200 idam gerçekleşti. Son protestolarda kaç kişinin hayatını kaybettiği bile net değil. Böylesine sert bir güvenlik aygıtına sahip bir rejimin, yalnızca sokak gösterileriyle devrilmesini beklemek rasyonel olmaz. Ayrıca İran’da “Şii fanatizmi” dediğimiz güçlü bir ideolojik damar var. Özellikle Hamaney’in öldürülmesi gibi bir DURUMDA bu refleks daha da sertleşebilir. Rejimle organik bağ kurmuş kesimler hızla mobilize olur.
‘Temel soru değişmedi: Sahada kim savaşacak?’
Kösen: 12 günlük savaşta İran’da neden kitlesel bir ayaklanma yaşanmadı?
Yılmaz: Bunun iki temel nedeni vardı. Birincisi, o süreçte ABD’nin doğrudan sahada görünmemesi ve İsrail’in tek başına rejimi devirebilecek bir güç olarak algılanmamasıydı. İkincisi ise şu: İran rejiminin yalnızca hava operasyonlarıyla devrilemeyeceği düşüncesi. Nitekim İranlı muhalif çevreler de o günlerde bunu açıkça dile getiriyordu. “Kara gücü olmadan bu rejim nasıl devrilecek?” sorusu soruluyordu.Bugün ABD doğrudan cephe açmış görünse bile temel soru değişmiyor: Sahada kim savaşacak? Yarım asırdır mutlak kontrol sağlamış, silahlı yapıyı sıkı biçimde elinde tutan bir rejime karşı siviller nasıl sonuç alacak?
‘Hürmüz hattındaki risk, küresel ekonomiyi doğrudan sarsabilecek bir kırılganlık yaratıyor.’
Kösen: Bölgesel ve ekonomik etkiler açısından tablo nasıl?
Yılmaz: Bu durum yalnızca İran’ı değil, ABD’nin Orta Doğu’daki müttefiklerini ve küresel enerji güvenliğini de etkiler. Küresel enerji ticaretinin yaklaşık yüzde 20’si Hürmüz üzerinden sağlanıyor. Avrupa’da piyasalar açıldığında petrol ve gaz fiyatlarının ilk iş gününde ciddi oranda yükselmesi bunun göstergesi.Zaten kırılgan olan küresel ekonomi, böyle bir savaşın uzaması halinde daha büyük sarsıntılar yaşayabilir. İran’daki mevcut rejimin yalnızca hava saldırıları ve sivil protestolarla kısa sürede devrilmesini beklemek gerçekçi değil. Bu nedenle toplum şu aşamada temkinli bir bekleyiş içinde. Sürecin nasıl evrileceği, sahadaki askeri dengelere ve savaşın bölgesel gelişimine bağlı olacak.
‘Savaş uzarsa Tahran’ın kontrolünden ilk çıkabilecek alan Rojhilat olacaktır.’
Kösen: İran’daki savaş senaryosu Kürtleri nasıl etkiler? Rojhilat’ta (Doğu Kürdistan) ne tür gelişmeler yaşanabilir?
Yılmaz: Öncelikle şunu söyleyeyim: Rejim zayıflasa ya da ayakta kalamayacak noktaya gelse bile, yerini dolduracak net bir otorite görünmüyor. Ne güçlü bir halk ayaklanması var ne de Suriye örneğinde olduğu gibi dışarıdan Tahran’a taşınacak hazır bir alternatif. Bu durumda farklı senaryolar gündeme gelebilir. Kürtler açısından ilk senaryo şu olabilir: Savaş uzar ve rejim kurumları son ana kadar direnirse, Tahran’ın kontrolünden çıkabilecek ilk alanlardan biri Rojhilat olacaktır. Ancak burada çok önemli bir nokta var. İran’da silahlı olarak örgütlü tek etnik grup Kürtler.
Su an İran sahasında operasyonel değiller ancak her an bulundukları Güney Kürdistan sahasından Rojhılat’a geçbilirler. Takip edebildiğim kadarıyla savaş başladığından bu yana güçleri hazır, tetikte bekliyorlar. Amerikan hava saldırıları çoktan Rojhilat’taki rejim güçlerini hedef almaya başladı. Bu saldırıların yoğunlaşması İran Kürt partilerine bağlı silahlı grupların Rojhilat’a geçiş takvimini hızlandırabilir. Ama mevcut güç dengeleriyle, Rojhilat’taki rejim güçlerine karşı tek başlarına üstünlük sağlamaları çok zor. Nihai sonuç almak için dar kapsamlı da olsa bir Amerikan kara gücü desteği gerekecektir.
‘İran, Suriye gibi kolay bir ülke değil’
Her halükarda hiçbir şey garanti değil. İran, Suriye gibi kolayca parçalanabilecek bir ülke değil; nüfus ve coğrafya bakımından çok daha büyük ve karmaşık bir yapıdan söz ediyoruz. Dolayısıyla savaş uzarsa, İran’ın çeperindeki azınlık bölgelerinde Tahran’a rağmen bir kontrol değişimi yaşanması ihtimali gündeme gelebilir. Ancak bu senaryo iç savaşı tetikler. Ve böyle bir senaryo gerçekleşecekse, ilk potansiyel alanın Rojhilat olduğunu söyleyebiliriz. ‘İran rejiminin yıkılması Ankara-Erbil ilişkilerinin dayandığı üvenlik mimarisini tümüyle değiştirir.
Kösen: Bu durum Kürdistan Bölgesini nasıl etkiler?
Yılmaz: Irak Kürdistanı’nın güvenlik mimarisi, 1990’lardan bu yana – Birinci Körfez Savaşı sonrasından itibaren – büyük ölçüde İran tehdidi üzerine kuruluydu. İran’ın bölgedeki varlığı ve etkisi hem Erbil’in hem de bölgesel aktörlerin güvenlik hesaplarının merkezindeydi. Eğer İran bir tehdit olmaktan çıkarsa ya da ciddi biçimde zayıflarsa, bu Kürdistan Bölgesel
Yönetimi’nin güvenlik mimarisini kökten değiştirir. Bunun en erken ve en somut sonucu Ankara–Erbil ilişkilerinde yansır çünkü Türkiye’nin
Irak Kürdistanı’ndaki askeri varlığı yalnızca PKK ile mücadele çerçevesinde değil; aynı zamanda ABD’nin İran’ı çevreleme politikası bağlamında şekillendi. Irak Kürtdistan’ında ilk askeri üslerini ABD’nin çifte çevreleme politikası sırasında kuran Türkiye, ABD’nin İran’a yönelik “maksimum baskı” politikasının devreye girdiği dönemlerde askeri üs satışını üç-dört katına çıkarma fırsatı buldu.
Dolayısıyla İran’daki olası bir güç boşluğu, yalnızca İran iç siyasetini değil; Türkiye–Kürdistan Bölgesi ilişkilerini ve bölgesel güvenlik dengelerini de doğrudan etkiler.
Kösen: Rojhilat için bağımsızlık gibi bir ihtimal söz konusu mu?
Yılmaz: Öyle bir fırtına içinden geçiyoruz ki hiçbir şey ihtimal dışı değil. fakat rojhilat partilerinin politik hedefi, koalisyon deklarasyonunda da açıklandığı üzere, “bağımsızlık” değil. amaç tıpkı 1970’lerde Kasımlo’nın söylediği gibi ‘İran’da demokrasi, Kürdistan’da özerklik’. Bunun ötesine geçmek, yani kalıcı bir siyasi statü değişimi, çok daha karmaşık ve uzun vadeli gelişmelere bağlıdır. Mevcut askeri ve siyasi tablo, kısa vadede böyle bir sonucu işaret etmiyor.
‘İran Kürt partilerinin askeri yapısı Güney’le entegre’
Kösen: İran’daki Kürt partilerinin askeri kapasitesi ve Güney Kürdistan’la ilişkisi nasıl?
Yılmaz: Bugün, İran’daki Kürt partilerinin askeri yapısını, Güney’deki Kürdistan Bölgesel Yönetimi’nin askeri yapısından bağmsız analiz edemeyiz. Tam anlamıyla olmasa da belirli bir ölçüde entegre olduklarını söylemek mümkün. Örneğin PAK (Partiya Azadiya Kurdistan) sahada uzun yıllardır aktif ve çeşitli çatışmalara katılmış bir güç. Ben şahidim; IŞİD’den bugüne kadar süren çatışmalarda etkili oldular.
KDP-İran ile KDP-Irak arasında geçmişte bazı gerilimler olsa da bugün artık KDP-İran’ın askeri kapasitesini, Erbil’in sahip olduğu güçten bağımsız değerlendiremeyiz. Yani saha dinamikleri birbirine bağlı.
Kösen: Son dönemdeki Kürt oluşumları bu dengeyi değiştirdi mi?
Yılmaz: Evet. 2025’te Kamışlo’da düzenlenen Kürt Ulusal Konferansı ve sonraki süreçte Rojava, Başur ve Rojhilat yönetimleri arasındaki ilişkiler gelişti. Bu süreç, PJAK’ın da dahil olduğu beşli bir koalisyonun ortak hareket etme kararı almasını sağladı. Bugün İran Kürt partilerinin oluşturduğu koalisyon, yalnızca İran içindeki partilerden ibaret değil; Rojava, Rojhilat ve Başur’daki Kürtleri de kapsayan daha geniş bir yapının izdüşümü olarak değerlendirilebilir.
Kösen: Bu durum güney Kürdistan’ı nasıl etkiler?
Yılmaz: Tarihsel olarak Başur ve Rojhilat arasındaki ilişkiler derin ve karmaşık. Mustafa Barzani döneminden bu yana yüz yıllık göç, birlikte savaş ve coğrafi bağlar üzerinden sosyal ve siyasal yapısını iç içe geçirmiş durumda. Özellikle Rojhilat ile Başur arasındaki ilişki, dört parçalı Kürdistan çerçevesinde başka hiçbir parça arası ilişkiye karşılaştırılamayacak ölçüde çok daha güçlüdür. Aslnda Başur benzeri bir ilişkiyi 2012-2013 yıllarında Rojava ile de kurmaya çalıştı. Fakat geçtiğimiz yıl Esad rejimi düşene kadar istenilen sonuç alınamadı.
Kösen: Yani sahadaki kontrol nasıl bir tablo ortaya koyuyor?
Yılmaz: Rojhilat ve Başur arasındaki tarihsel bağlar, mevcut koalisyon ve saha kapasitesi bu noktada kritik rol oynuyor. Dolayısıyla İran Kürt partilerinin etkinliği, sadece kendi içlerinde değil, en başta olmak üzere tüm Kürt coğrafyasıyla ilişkili olarak değerlendirilmeli. Önemli olan jeostratejik ve topografik koşullar. Örneğin Kandil faktörünü unutmamak gerekir: Rojava–Başur ilişkilerine müdahale Türkiye için görece kolaydır, ancak Rojhilat–Başur ilişkilerine müdahale ne Türkiye ne İran için o kadar kolay değildir. Topografya Kürtlere önemli avantajlar sağlıyor.
‘Rusya ve Çin, İran meselesinde bekle-gör politikası izliyor’
Kösen:Dünya süper güçlerinin, özellikle Rusya ve Çin’in İran meselesindeki pozisyonunu nasıl değerlendiriyorsunuz?
Yılmaz: Şu ana kadar iki taraftan da doğrudan bir müdahale ya da güçlü bir destek sinyali gelmedi. Tabii ki bazı açıklamalar oldu, ama bunlar sınırlı.

Kösen: Peki Rusya ve Çin’in davranışları nasıl okunmalı?
Yılmaz: bu konuda bir test sürecini geride bıraktık. Ukrayna savaşı başladığından beri, son dört yıldır Rusya ve Çin’in sınırlarını test ettiğimiz bir dönem yaşandı. Bu süreçte Gazze savaşı, Haziran’da 12 gün savaşI, Suriye’deki rejim değişiklikleri ve diğer gelişmeler büyük bir sınav işlevi gördü.Bugün net bir şekilde görüyoruz ki, ne Çin ne Rusya doğrudan ABD ile karşı karşıya gelmeye niyetli değil. Bu, aslında içinden geçtiğimiz “great power competition” dediğimiz büyük güç rekabetinin doğası hakkında bize önemli bilgiler veriyor. Hiçbir büyük güç, kendi bölgesinin dışına taşan bir güç projeksiyonuna girmekistemiyor, bunu çıkarlarına ters, riskli buluyor. Bu Amerika için de geçerli. Zaten onun içi bu ABD’nin savalı değil aslında dedim. İsrail ABD’yi bir şekilde mecbur etti ama bunu nasıl başardı henüz net değil bana kalırsa.
Kösen: Ekonomik ve stratejik bağlamda durum nedir?
Yılmaz: Çin’in ekonomik göstergeleri son yıllarda ciddi riskler içeriyor. Rusya ise bir savaş ekonomisiyle zar zor ayakta duruyor ve Ukrayna’da hedeflediği sonuçları elde edemedi. Bu nedenle hem Rusya hem Çin, bana kalırsa ir bekle-gör politikası izliyor sonuçta. Rejim düşse bile, İran’da kısa sürede istikrar sağlanması mümkün değil. Bu durumun faturasının önce Trump’a, sonra Amerika’ya ve nihayetinde Avrupa’ya çıkacağı aşikâr. Bu nedenle Rusya ve Çin’in temkinli duruşu, bugünün koşullarında anlaşılır ve rasyonel.
