103 yıl önce Kürdistan'ın kaderi değişti: Lozan'ın gölgesi hâlâ sürüyor
Lozan Antlaşması'nın imzalanmasının üzerinden 103 yıl geçti. Türkiye'nin uluslararası alanda tanınmasını sağlayan antlaşma, Kürtler açısından ise statü taleplerinin karşılanmaması, ardından gelen inkâr ve asimilasyon politikaları ile Şeyh Said, Ağrı ve Dersim gibi olaylarda yaşanan ağır kayıplar nedeniyle tartışılmayı sürdürüyor.
RûpelNews - Kürt siyasetçileri ve çok sayıda araştırmacı, Lozan'ı Kürtlerin ulusal ve siyasal haklarının uluslararası düzeyde tanınmadığı, Kürt coğrafyasının farklı devletlerin sınırları içinde kaldığı sürecin en önemli dönüm noktalarından biri olarak değerlendiriyor.
Sevr'den Lozan'a değişen süreç
1920 tarihli Sevr Antlaşması'nın 62, 63 ve 64. maddeleri, belirli koşullar altında Kürtlere özerklik ve ilerleyen süreçte bağımsızlık ihtimalini gündeme getiriyordu. Ancak Sevr hiçbir zaman tam anlamıyla uygulanmadı ve yerini 1923'te Lozan Antlaşması'na bıraktı.
Lozan'da Türkiye'nin Kürt tezi: "TBMM Türkler kadar Kürtleri de temsil ediyor"
24 Temmuz 1923'te imzalanan Lozan Antlaşması görüşmelerinde Türkiye'yi temsil eden İsmet İnönü başkanlığındaki heyet, Kürtlerin ayrı bir ulus veya azınlık olarak tanınmasına karşı çıktı.
Konferansta Türk heyeti, Kürtlerin Türkiye'nin kurucu ve asli unsurlarından biri olduğunu, Türklerle birlikte Kurtuluş Savaşı'nı yürüttüğünü ve Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin hem Türkleri hem de Kürtleri temsil ettiğini savundu. Bu nedenle Kürtlere ayrı bir uluslararası statü ya da azınlık hakkı tanınmasına gerek olmadığı görüşü dile getirildi.
143 maddeden oluşan Lozan Antlaşması'nda ise "Kürt" ifadesine ya da Kürtlerin siyasal statüsüne ilişkin herhangi bir düzenleme yer almadı. Antlaşma kapsamında Türkiye'de azınlık hakları yalnızca gayrimüslim topluluklar için tanındı; Kürtler ise Müslüman nüfus içerisinde değerlendirilerek ayrı bir hukuki statüye sahip olmadı.
Kürt coğrafyasının paylaşılması
Tarihsel değerlendirmelere göre Kürtlerin yoğun olarak yaşadığı coğrafyanın bugünkü sınırlar içinde kalması yalnızca Lozan'ın değil; 1916'daki Sykes-Picot Anlaşması, 1923 Lozan Antlaşması ve 1926 Ankara Antlaşması gibi uluslararası düzenlemelerin ortak sonucu oldu.
Kürt siyasi hareketleri ise Lozan'ı, Kürdistan'ın Türkiye, İran, Irak ve Suriye arasında kalmasının uluslararası düzeyde kesinleştiği anlaşma olarak görüyor. Bazı tarihçiler, daha önce 1514 Çaldıran Savaşı'yla Osmanlı ve Safevi devletleri arasında ikiye ayrılan Kürt coğrafyasının, 20. yüzyılda dört devlet arasında paylaşılmış hale geldiğini ifade ediyor. Sovyetler Birliği döneminde "Kızıl Kürdistan" olarak anılan bölge ise daha sonra Ermenistan, Azerbaycan ve çevre cumhuriyetlerin sınırları içerisinde kaldı.
Hak tartışmaları sürüyor
Lozan Antlaşması'nın Kürtler açısından en çok tartışılan yönlerinden biri, Kürt kimliği ve milli haklarına ilişkin herhangi bir hüküm içermemesi oldu. Kürt siyasi çevreleri, bunun sonraki yıllarda dil, kültür, kimlik ve siyasal temsil alanlarında yaşanan sorunların temel nedenlerinden biri olduğunu savunuyor.
Buna karşılık Türkiye'nin resmi yaklaşımı, Lozan Antlaşması'nı ülkenin bağımsızlığını ve egemenliğini uluslararası hukuk açısından tescilleyen temel kurucu belge olarak değerlendiriyor. Resmi görüşe göre antlaşma, etnik topluluklar temelinde bir paylaşım belgesi değil, yeni Türkiye Cumhuriyeti'nin sınırlarını ve hukuki statüsünü belirleyen uluslararası bir barış anlaşması niteliği taşıyor.
Lozan'da Kürtlere ilişkin herhangi bir statü tanınmaması, sonraki yıllarda uygulanan inkâr ve asimilasyon politikalarının zeminini oluşturdu. Kürtler, başta Şeyh Said, Ağrı ve Dersim olmak üzere birçok askeri operasyon sırasında ağır kayıplar yaşadı.
Bu nedenle Lozan Antlaşması, aradan geçen 103 yıla rağmen hem Türkiye'nin kuruluş süreci hem de Kürt meselesinin tarihsel arka planı açısından farklı perspektiflerle değerlendirilmeyi sürdürüyor.
