Kürdistanı’I Barzani ile savunmak, Öcalan ile Reddetmek
Kürt meselesini yalnızca örgütler ve liderler üzerinden tartışmak, meselenin özünü gözden kaçırmaktır. Asıl mesele, tarihi, coğrafyası, dili ve toplumsal hafızası olan bir halkın kendi geleceği üzerinde söz sahibi olup olamayacağıdır.
Kürtler, bugün 50 milyonu aşan nüfusuyla Ortadoğu'nun en büyük halklarından biridir. Buna rağmen kendi siyasal kaderini belirleme hakkı hâlâ tartışmalı bir mesele olarak ele alınıyor. Burada devletsizlik yalnızca siyasi bir statü eksikliği değildir. Uzun vadede sosyolojik tabakanın asimilasyonuna ve de kaybına, dönüşüyor.
Özellikle Bakur Kürdistanı'nda bunun ağır sonuçları görülüyor. Kürtler yalnızca coğrafyalarının parçalanmasıyla değil, dil, kültür ve toplumsal hafızalarının aşınmasıyla da karşı karşıya kaldılar. Kendi kimliğini özgürce yaşayamayan toplum, zamanla özgür olmayan hayatı normalleştirmeye başlıyor.
Kırıntılarla yetinmek, bir süre sonra kazanım gibi görülüyor.
Oysa özgürlük, başkasının izin verdiği ölçüde kimliğini yaşamak değildir.
Tam da bu nedenle Mesud Barzanî'nin temsil ettiği tarihsel çizgi önem taşıyor.
Barzanî adı, yalnızca bir siyasi liderin adı değildir. Molla Mustafa Barzanî'nin mücadelesinden Mahabad deneyimine, Güney Kürdistan'ın fiilî özerkliğinden 2005 Irak Anayasası'yla federal statünün güvence altına alınmasına ve Mesud Barzanî dönemindeki 2017 bağımsızlık referandumuna uzanan bir siyasal hafızayı ifade eder.
Elbette Kürdistan Bölgesi'nin yönetimi, KDP'nin politikaları ve Barzanî ailesinin kimi tercihleri eleştirilebilir. Ancak bu siyasal yapının eksikliklerini eleştirirken, Kürtlerin Başur'da elde ettiği tarihsel kazanımları da görmezden gelemeyiz.
2017 referandumu bunun en açık örneğidir. Bağımsızlık gerçekleşmedi. Fakat milyonlarca Kürdün sandıkta bağımsızlık yönünde irade ortaya koyması, Kürdistan fikrinin hâlâ güçlü bir toplumsal karşılığı olduğunu gösterdi.
Öcalan çizgisinde ise farklı bir siyasal yönelim gelişti. Bağımsız Kürdistan fikrinden uzaklaşılarak demokratik cumhuriyet, demokratik özerklik ve konfederalizm gibi modeller öne çıkarıldı.
Bu, elbette bir siyasi tercihtir. Fakat bu çizginin Kürt sosyolojisi üzerindeki sonuçlarını ve bugün gelinen noktayı iyi okumak gerekir.
Kanaatimce son kırk-elli yıllık süreçte Öcalan çizgisi, Kürtleri bağımsız bir siyasal özne olma hedefinden uzaklaştıran bir işlev gördü. Türkiye'deki devlet aklıyla farklı gerekçelerden hareket etse de sonuçta zaman içerisinde aynı noktada buluştu. Gerek devlet aklı gerekse PKK farklı yollardan Kürt halkının taleplerini minimize ettiği gibi Kürt halkını "entegrasyon süreci" adı altında Türkiyelilik üst kimliğinde bir araya getirdi.
Kabul edelim ki özellikle de Bakur'da ve Rojava'da Kürtler kaydederken, Türkiye Cumhuriyeti, politik, sosyal ve sosyolojik zeminde ciddi kazanımlar elde etti.
PKK ise bu denklemde bir taraftan Kürtleri kontrol altında tutmayı, diğer taraftan da Türkiye'nin bütünleştirici sigortası oldu.
Bunun arkasında bilinçli ve tek merkezden yürütülen bir “üst akıl” bulunduğunu kesin bir olgu olarak ileri sürmek yerine, ortaya çıkan sonuçların böyle bir ihtimali sorgulamayı gerektirdiğini düşünüyorum.
Çünkü sonuç ortadadır: Coğrafyasından koparılan Kürt, başka coğrafyalarda da asimilasyonla karşılaşıyor. Dilini kaybediyor, kültürel bağları zayıflıyor, siyasal iradesi başkalarının sınırları içinde tanımlanıyor.
Kürt halkı için asıl tehlike yalnızca yerinden yurdundan olmak değil, zamanla özünü yitirmekle, kaybolma riskiyle yüz yüzedir.
Dolaysıyla sorun bugün salt Barzanî'yi veya Öcalan'ı kişisel olarak savunmak yada reddetmek değildir. Mesele, hangi siyasal yaklaşımın Kürtlerin varlığını, özgürlüğünü ve geleceğini daha güçlü biçimde güvence altına alabileceğini görebilmektir.
Mesud Barzanî'nin önemi de burada ortaya çıkıyor: Kusursuz olduğu için değil, Kürtlerin kendi siyasal alanını kurabileceğini somut bir deneyime dönüştüren tarihsel çizginin en önemli temsilcilerinden biri olduğu içindir.
Yanlız Kürdistan realitesi hiçbir örgütün, partinin veya liderin mülkü değildir. Onu anlamlı kılan şey, Kürtlerin kendi geleceğini belirleyebileceği demokratik, çoğulcu ve özgür bir siyasal irade yaratmasıdır.
Sonunda mesele tek bir soruya dayanıyor:
Kürtler kendi geleceklerini kendileri belirleyebilecek mi, yoksa başkalarının çizdiği sınırlar içinde kendi geleceklerini tartışmaya devam mı edecek?
Bence Kürt siyasetinin bugün cevaplaması gereken asıl soru budur...
Bu yazıdaki görüşler tamamen yazarın şahsına münhasırdır; RûpelNews'in yayın politikasıyla bağdaşabilir veya farklılık gösterebilir. Kurumumuz içerikten sorumluluk kabul etmez.