Avukat Hüseyin Yıldırım’ın Ardında Muammada Kalan Sorular
Rahmetli Avukat Hüseyin Yıldırım’ın ölümü, yalnızca bir hukukçunun ve bir dönemin tanığının kaybı değildir. Onun yaklaşık otuz yıl boyunca ısrarla dile getirdiği düşünceler, bugün hâlâ yeterince cesaretle sorulmayan bazı soruları yeniden önümüze koyuyor.
Yıldırım, 1980’li yıllarda PKK davalarında avukatlık yapmış, hareketin ilk dönemlerine ve Abdullah Öcalan’a yakından tanıklık etmiş isimlerden biriydi. Öcalan’ın Kürt meselesiyle kurduğu ilişkinin, Kürtlerin özgürlük ve ulusal talepleriyle sanıldığı kadar örtüşmediğini yıllarca savundu. Bu düşünceleri nedeniyle saldırılara uğradı, fakat geri adım atmadı.
Bugün yapılması gereken, söylediklerini bütünüyle doğru veya yanlış kabul ederek bir taraf seçmek değildir. Asıl mesele, onun yıllarca gündemde tuttuğu soruların neden ciddi ve bağımsız bir tarihsel muhasebenin konusu hâline gelmediğini sorgulamaktır.
Öcalan’ın siyasi rolü yalnızca PKK’nin tarihi açısından değil, Kürt toplumunun son yarım yüzyılı açısından negatif yönde olağanüstü belirleyici olmuştur. Tam da bu nedenle Öcalan’ın karakteri ve kararları, geçmişi ve bugünü yine devlet aklıyla kurduğu ilişkiler dokunulmaz bir alan olmamalıdır.
Ayrıca Uğur Mumcu’nun son dönem araştırmaları da bu bağlamda hâlâ önemini koruyor. Mumcu, istihbarat örgütleri, Kürt hareketi ve çeşitli yasadışı ilişkiler üzerine araştırmalar yürütüyordu. Ancak Mumcu’nun bu araştırmaları nedeniyle öldürüldüğünü bugün kesinleşmiş bir gerçek olarak ifade etmek mümkün değildir. Cinayet dosyasında yıllar boyunca farklı ihtimaller ve devlet içindeki bazı odaklara ilişkin iddialar tartışılmış olsa da bunların tümü aynı ölçüde kanıtlanmış değildir.
Bugün esasen anlaşılması gereken şudur:
PKK kendi tarihini ne ölçüde sorgulayabildi?
Bir hareket, kendisini temsil ettiğini düşündüğü liderliğin kararlarını hangi noktada tartışmaya açabilir?
Kürt özgürlük hareketinin geçirdiği onca aşamaya rağmen, Öcalan’ın siyasi çizgisi ile Kürt toplumunun tarihsel talepleri arasındaki devasa farklılıklar neden daha aleni bir biçimde tartışılmadı?
Bu soruları sormak, Kürt davasına karşı çıkmak değildir elbet. Aksine, bir halkın özgürlük arayışını herhangi bir kişinin siyasi iradesinden ve ihtiraslarından bağımsız olarak değerlendirebilmenin ön koşuludur.
Aynı muhasebe devlet aklı açısından da yapılmalıdır. Çatışma yalnızca Kürt toplumuna ağır bir bedel ödetmedi. Türk toplumunda da on yıllar boyunca korku, şiddet, kayıp, kutuplaşma ve güvensizlik üretti. Dolayısıyla meseleye yalnızca bir tarafın yaşadığı tahribat üzerinden bakmak, hakikatin tamamını görmeye yetmez.
Bu nedenle Hüseyin Yıldırım’ın yıllarca ısrar ettiği sorular belki de yeniden önümüzde duruyor.
Gerçek özgürlük fikri, kendi liderini, kendi hareketini, kendi tarihini ve gerektiğinde kendi kabullerini sorgulayabilme cesaretini de içinde taşır.
Kürtlerin geleceği açısından ihtiyaç duyduğumuz şey yeni bir polemik değil, daha derin bir tarihsel bilinçtir.
Belki de bugün sorulması gereken en sade ve en ağır soru şudur:
Öcalan’ın, PKK’nin ve devlet aklının birbirleriyle kurduğu ilişki biçimlerini gerçekten bütün yönleriyle kavrayabildik mi?
Eğer cevabımızdan emin değilsek, Hüseyin Yıldırım’ın ardından yapılacak en anlamlı şey, onun bütün iddialarını kabul etmek ya da reddetmek değil, yıllarca cevapsız bırakılmış soruları yeniden bilincimizin ve de vicdanımızın önüne koymak olmalıdır.
Bu yazıdaki görüşler tamamen yazarın şahsına münhasırdır; RûpelNews'in yayın politikasıyla bağdaşabilir veya farklılık gösterebilir. Kurumumuz içerikten sorumluluk kabul etmez.