Makale

Hiç kazanılmayacak bir zafer mi? Hiç kaybedilmeyecek bir yenilgi mi?

İlhami Işık
İlhami Işık 29 Ağustos 2026
Hiç kazanılmayacak bir zafer mi? Hiç kaybedilmeyecek bir yenilgi mi?
Görsel: Yapay Zeka

Bu iki soru bugün Ortadoğu’da silahlı yapıların etrafında dönen bütün tartışmanın özüdür. Çünkü mesele artık yalnızca kim daha fazla silah taşıyor, kim daha fazla dağda duruyor, kim daha fazla bayrak asıyor meselesi değildir. Mesele, bir dönemin kapanmakta oluşunu görüp görmemek meselesidir. 

Ortadoğu’da silahlı yapıların tasfiye edildiği ve edileceği bir süreç yaşanırken hâlâ silahlı yapıların bir etnik, inanç, mezhep veya ulusal temsiliyet bazında kazanım olduğunu düşünmek; ne bugünü, ne yarını, ne de bölgenin böylesine altüst oluşunu kavramamak demektir. Bir zamanlar silah, kapalı kapıları zorlayan bir araç olarak görüldü. Siyasetin alanı daraldığında, talep sahipsiz kaldığında, devletler konuşmayı reddettiğinde silah bir dil haline geldi. Bu dili kullananlar kendilerini bir halkın, bir inancın, bir mezhebin, bir ulusun sözcüsü sandılar. Oysa silahın temsil ettiği şey ile toplumun gerçek ihtiyacı arasındaki mesafe zamanla açıldı. Silah bir süre sonra temsil etmez oldu, kendisini temsil etmeye başladı. 

Örgüt, talebin taşıyıcısı olmaktan çıktı, talebin kendisi oldu. İşte tam bu noktada zafer ile yenilgi birbirine karıştı. Bugün yaşanan şey tesadüf değildir. Bölgede devletler yeniden merkezileşiyor, uluslararası sistem gayri-devlet silahlı aktörleri daraltıyor, toplumlar uzun savaşların yorgunluğunu sırtında taşıyor. Suriye’den Irak’a, Lübnan’dan Türkiye’nin sınır hattına kadar silahlı yapıların bağımsız varlık alanı daralıyor. Kimisi resmi olarak feshediliyor, kimisi devlet kurumlarına entegre ediliyor, kimisi henüz ayakta duruyor ama artık eski hareket alanına sahip değil. 

Bu tabloyu “taktik geri çekilme” diye okuyanlar var. Oysa bu, taktik değil. Bu, çağın değişmesidir. Evet, böylesine uluslararası bir tasfiye ile karşı karşıya kalan silahlı örgütler yaşayabilirler mi. Evet yaşayabilirler. Kadrolar dağılmaz, isimler kaybolmaz, bir çadır, bir vadi, bir sınır ötesi hat her zaman bulunur. Ama bu yaşam, sıcak suya yavaş yavaş konulan kurbağa misali, adına yalnızca yaşamak denilen bir yaşamdır. Kurbağa başta suyun ısındığını fark etmez. Hareket eder, nefes alır, varlığını sürdürür. Sonra bir bakarsınız ki su kaynamıştır. Örgüt de öyle durur. Vardır ama karar alamaz. Konuşur ama dinlenmez. Talep eder ama karşılık bulamaz. Hiçbir konuda çözüm sahibi olma şansı kalmaz. Ve bu durum uzak bir zaman ölçeğine kadar da böyle devam edecek gibi görünüyor.

Asıl tehlike yok olmak değildir. Asıl tehlike, yok olmadan etkisizleşmektir. Çünkü yok olan bir yapı tarihe geçer, etkisi kalır, ders bırakır. Etkisizleşen yapı ise hem kendini hem de savunduğunu iddia ettiği toplumu tüketir. İnsanlar ölür, köyler boşalır, kuşaklar heba olur, siyasi dil kabalaşır, toplumun ufku daralır. Sonra geriye yalnızca “direniyoruz” cümlesi kalır. Direnmek bazen onurludur. Ama her direniş hedefe götürmez. Hedefe götürmeyen direniş, zamanla kendi meşruiyetini de yer. Burada esas olarak artık sorunlarını, taleplerini sivil ve meşru hareketlere dönüşerek ve toplumu arkasına alarak mevcut devletleri dönüştürmeye yönelik mücadele yol ve yöntemlerini hayata geçirmeleri gerekir. 

Bu cümle bazılarına yenilgi gibi gelir. Çünkü yıllarca silah, kimliğin belgesi sayıldı. Silah bırakmak, teslim olmakla bir tutuldu. Oysa teslimiyet, iradenin devridir. Siyasete geçiş ise iradenin başka bir zemine taşınmasıdır. Bu ikisi aynı şey değildir.Toplumun arkasına almak, miting alanında slogan attırmak değildir. Toplumun arkasına almak, insanın evinde, işinde, okulunda, mahallesinde, sandığında, hukukunda, gündelik hayatında karşılığı olan bir dil kurmaktır. İnsanlar artık dağdaki söylemi değil, çocuklarının okulunu, toprağın tapusunu, dilin resmiyetini, eşit yurttaşlığı, güvenli sokağı, işi, hukuku konuşuyor. 

Bu talepler silahla büyütülemez. Bu talepler silahla küçülür. Çünkü silah, talebi büyütmez; talebi tehdide çevirir. Tehdit ise muhatabı dönüştürmez, muhatabı sertleştirir. Mevcut devletleri dönüştürmek iddiası, o devletlerin yok sayılmasıyla mümkün olmaz. Yok sayılan devlet, yok olmaz. Daha fazla sıkılaşır. Daha fazla güvenlikleştirir. Daha fazla toplumu ikiye böler. Oysa dönüşüm, içeriden yapılan iştir. Seçimle, partiyle, yerel yönetimle, hukukla, sivil toplumla, kültürel alanla, ekonomik örgütlenmeyle yapılır. Bu yollar yavaştır. Gürültüsüzdür. Kahramanlık sahneleri azdır. Ama kalıcıdır. Silahın kazandırdığı şey çoğu zaman geçicidir. Siyasetin kazandırdığı şey, eğer gerçekten toplumun omzuna yaslanmışsa, nesiller boyu durur. Bu yol yenilgi değildir.

Bu yol, en az kayıpla hedefe ulaşma yoludur ve en gerçekçi yol da budur. En az kayıp demek, kanın durması demektir. Annelerin daha fazla evlat beklememesi demektir. Gençlerin hayatını bir tüfeğin ucuna bağlamaması demektir. Bir halkın bütün enerjisini dağa değil, şehre, okula, üretime, siyasete, hukuka yöneltmesi demektir. Kaybı azaltmak korkaklık değildir. Kaybı azaltmak akıldır. Akıl da bazen cesaretten daha zordur. Çünkü cesaret ateşle ölçülür, akıl ise sabırla. 

Gerçekçilik ise şudur: Bölge değişmiştir. Dünün ittifakları bugünün yalnızlığına dönüşmüştür. Dünün “stratejik varlık” sayılan silahlı yapıları, bugün birçok başkentte yük olarak görülüyor. Uluslararası sistem artık gayri-resmi orduları değil, merkezi devletleri konuşuyor. Bu gerçekliği inkâr eden, kendi söylemine mahkûm olur. Kendi söylemine mahkûm olan da sonunda kendi halkından kopar. Elbette sivil ve meşru mücadeleye geçiş tek başına yeterli değildir. Karşı taraf da bu geçişi zayıflık sanmamalıdır. Devletler, silahın susmasını fırsat bilip alanı daha da daraltırsa, dönüşüm tıkanır. Tıkanan her dönüşüm, yeni bir radikalleşmenin tohumunu taşır. Bu yüzden gerçekçilik yalnızca silahlı yapılara düşmez. Gerçekçilik, devlete de düşer. 

Toplumu arkasına alan bir sivil hareketin önü kapatılırsa, yarın yine aynı sorular sorulur: Hiç kazanılmayacak bir zafer mi, hiç kaybedilmeyecek bir yenilgi mi? Ama bugünün asıl hükmü şudur. Silah artık temsil etmiyor. Silah artık çözüm üretmiyor. Silah artık gelecek vaat etmiyor. Yaşamak mümkündür, evet. Ama yalnızca yaşamak, bir halkın kaderi olamaz. Kader, talebi siyasete çevirmekte, toplumu özne yapmakta, devleti zorla değil, meşruiyetle dönüştürmektedir. Zafer, dağın tepesinde kalan bayrak değildir.

Zafer, çocuğun kendi dilinde okuduğu kitaptır, evine dönen insandır, sokakta korkusuz yürüyen kadındır, sandığa giden ve sandıktan dönen iradedir. Yenilgi de yok olmak değildir.

Yenilgi, var olup hiçbir şeyi çözememek, her gün biraz daha ısınan suyun içinde “hâlâ duruyoruz” diyebilmektir. Bunun için geç değil.

Ama geç de olabilir.

Suyun ısısını hisseden, çıkmasını bilir. Hissetmeyen ise yaşamaya devam eder. Yalnızca yaşamaya...

Bu yazıdaki görüşler tamamen yazarın şahsına münhasırdır; RûpelNews'in yayın politikasıyla bağdaşabilir veya farklılık gösterebilir. Kurumumuz içerikten sorumluluk kabul etmez.