Kürdistan’da Toponimik Şiddet, Hafıza ve Kimlik Mücadelesi
Bu makale, coğrafi adlandırmayı yalnızca idarî ve dilsel bir işlem olarak değil, egemenlik, kimlik, hafıza ve siyasal iktidar ilişkilerinin önemli bir aracı olarak ele almaktadır. Çalışmanın temel iddiası, bir yerin adının değiştirilmesinin çoğu durumda yalnızca bir kelimenin başka bir kelimeyle ikame edilmesi anlamına gelmediği; mekânın tarihsel hafızasının, toplumsal aidiyetinin ve siyasal anlamının yeniden düzenlenmesine yönelik daha geniş bir iktidar pratiğinin parçası olduğudur.
Bu çerçevede Türkiye, İran ve Suriye örnekleri üzerinden Kürt coğrafyasındaki toponimik dönüşümler incelenmekte; Türkleştirme, Farslaştırma ve Araplaştırma politikalarının farklı tarihsel bağlamlarda nasıl benzer sonuçlar üretebildiği tartışılmaktadır. Michel Foucault’nun iktidar ve söylem, Pierre Bourdieu’nün sembolik iktidar ve sınıflandırma, Henri Lefebvre’in mekânın üretimi ve Maurice Halbwachs’ın kolektif hafıza yaklaşımlarından yararlanılarak, isimlendirme ile siyasal egemenlik arasındaki ilişki çözümlenmektedir.
Makale ayrıca Kürt toplumunun resmî adlandırma rejimlerine karşı geliştirdiği sözlü hafıza, gündelik kullanım, çift adlandırma, dengbêjlik geleneği, kültürel üretim ve siyasal örgütlenme biçimlerini ele almaktadır. Bu bağlamda Kürt meselesinin yalnızca dilsel veya kültürel haklar meselesi olmadığı; aynı zamanda mekân üzerinde söz söyleme, tarihini adlandırma, kolektif hafızasını koruma ve siyasal özne olarak tanınma meselesi olduğu savunulmaktadır.
Sonuç olarak çalışma, devletin harita üzerindeki isim değişikliğinin toplumsal hafızayı bütünüyle ortadan kaldırmaya yetmediğini; resmî harita ile yaşayan toplumsal coğrafya arasında kalıcı bir gerilim yaratabildiğini ileri sürmektedir. Bu nedenle Kürdistan bağlamında isimler üzerindeki mücadele, daha geniş bir egemenlik ve siyasal tanınma mücadelesinin sembolik alanlarından biri olarak değerlendirilmelidir.
Anahtar Kelimeler: Toponimik şiddet, sembolik iktidar, kolektif hafıza, mekân, Kürdistan, Kürt kimliği, asimilasyon, siyasal egemenlik, dil politikaları, mekânsal iktidar.
1. Giriş: Bir Yer Nasıl Adlandırılır?
Bir yerin adı, ilk bakışta yalnızca o yeri tanımlayan bir sözcük gibi görünür. Oysa şehirlerin, köylerin, dağların, nehirlerin ve vadilerin adları, toplumsal hafızanın en kalıcı unsurları arasında yer alır. İnsanlar yalnızca bir coğrafyada yaşamaz; aynı zamanda o coğrafyayı isimlendirir, hikâyelerle anlamlandırır ve kuşaktan kuşağa aktarırlar.
Bu nedenle mekânın adı, mekânın kendisinden bağımsız düşünülemez.
Bir köyün adının değiştirilmesi, yalnızca tabelanın değiştirilmesi değildir. O adın taşıdığı tarih, toplumsal ilişkiler, aile hikâyeleri, savaşlar, göçler, inançlar ve kolektif deneyimler de yeni bir siyasal çerçeve içerisine yerleştirilmiş olur.
Buradan hareketle temel soruyu şöyle formüle etmek mümkündür:
Bir yeri adlandırma hakkı kime aittir?
Devlete mi? Haritayı hazırlayan bürokrasiye mi? O coğrafyada yaşayan topluma mı? Yoksa tarih boyunca o mekânı isimlendirmiş olan kuşakların kolektif hafızasına mı?
Bu soru özellikle Kürdistan açısından önemlidir. Çünkü Kürtlerin yaşadığı coğrafyanın büyük bölümü modern ulus-devletlerin sınırları içerisinde parçalanmış; bu süreç yalnızca siyasal sınırların çizilmesiyle sınırlı kalmamış, aynı zamanda mekânın isimleri, dili ve tarihsel anlatısı üzerinde de kapsamlı müdahaleler meydana getirmiştir.
Dolayısıyla Kürt meselesi aynı zamanda bir mekân meselesidir.
Ancak burada mekânı yalnızca fiziksel toprak olarak anlamak yetersizdir. Mekân aynı zamanda hafızadır, dildir, isimdir ve siyasal aidiyettir.
2. İsim, İktidar ve Siyasal Egemenlik
Michel Foucault’nun iktidar anlayışı açısından bakıldığında iktidar yalnızca zor kullanma kapasitesinden ibaret değildir. İktidar aynı zamanda neyin doğru, normal, meşru ve bilinebilir olduğuna ilişkin kategorileri üretir.
Bu nedenle devletin bir yeri nasıl adlandırdığı, aynı zamanda o yer hakkında hangi bilginin resmî kabul edileceğini belirleme girişimidir.
Pierre Bourdieu’nün sembolik iktidar kavramı da bu noktada açıklayıcıdır. Sembolik iktidarın gücü, yalnızca bir şeyi zorla kabul ettirmesinde değil, belirli sınıflandırmaların doğal ve tartışılmaz görünmesini sağlamasında yatar.
Bir devlet haritasında bir şehrin yalnızca tek bir isimle gösterilmesi, zaman içerisinde o ismin “gerçek isim” olarak algılanmasına yol açabilir.
Böylece siyasal iktidar yalnızca toprağı değil, toprağın bilgisini de yönetmeye başlar.
Bu durum özellikle ulus-devletlerin kuruluş süreçlerinde önem kazanmıştır. Ulus-devlet, sınırlarını belirlediği toprak üzerinde yalnızca hukukî egemenlik kurmaz; aynı zamanda ortak bir tarih, ortak bir dil ve ortak bir ulusal kimlik üretmeye çalışır.
Bu nedenle uluslaştırma sürecinde:
toprak → harita → isim → dil → tarih → kimlik
arasında güçlü bir bağ kurulmaktadır.
Yer adlarının değiştirilmesi bu zincirin önemli halkalarından biridir.
3. Toponimik Şiddet ve Mekânın Yeniden Üretimi
Bu çalışmada “toponimik şiddet” kavramı, belirli toplulukların tarihsel olarak kullandıkları yer adlarının devlet veya başka bir egemen aktör tarafından sistematik biçimde değiştirilmesi ve bu değişiklik aracılığıyla mekânın tarihsel anlamının dönüştürülmesi anlamında kullanılmaktadır.
Bu tür müdahaleler üç farklı sonuç yaratabilir.
İlk olarak, eski ad kamusal alandan çıkarılır.
İkinci olarak, yeni ad devlet kurumları, eğitim sistemi, haritalar, nüfus kayıtları, medya ve hukuk aracılığıyla sürekli biçimde tekrarlanır.
Üçüncü olarak, yeni kuşakların eski ada erişimi zorlaştırılır.
Böylece bir kuşak sonra yalnızca isim değil, ismin taşıdığı tarihsel bağ da zayıflayabilir.
Bu nedenle toponimik dönüşüm, fiziksel şiddetin doğrudan bir biçimi olmayabilir; fakat sembolik ve kültürel iktidarın uzun vadeli araçlarından biri haline gelebilir.
Henri Lefebvre’in mekânın toplumsal olarak üretildiği yönündeki yaklaşımı burada önem kazanmaktadır. Mekân yalnızca doğal olarak var olan bir yüzey değildir. Siyasal kurumlar, ekonomik ilişkiler, toplumsal pratikler ve semboller tarafından sürekli yeniden üretilmektedir.
Dolayısıyla harita da siyasal bir metindir.
Haritadaki isimler ise bu metnin kelimeleridir.
4. Kürdistan’da İsim ve Hafıza Mücadelesi
Kürdistan örneğinde sorun daha karmaşık bir nitelik taşımaktadır. Çünkü Kürtlerin yaşadığı tarihsel coğrafya, modern dönemde Türkiye, İran, Irak ve Suriye devletlerinin sınırları içerisinde kalmıştır.
Bu bölünme, yalnızca siyasal ve askerî sonuçlar doğurmamış; dil, eğitim, nüfus politikaları ve yer adları üzerinde de farklı biçimlerde etkili olmuştur.
Türkiye’de özellikle Cumhuriyet’in kuruluşundan itibaren merkezîleşme ve ulus-devlet inşasıyla birlikte birçok yerleşim yerinin adı değiştirildi. Kürtçe, Ermenice, Rumca ve başka dillerden gelen çok sayıda yer adı Türkçeleştirildi.
Bu süreç yalnızca Kürtlerle sınırlı değildi. Anadolu’nun çok katmanlı tarihini oluşturan Ermeni, Rum, Süryani, Arap ve diğer toplulukların tarihsel izleri de farklı dönemlerde yer adlarının değiştirilmesiyle kamusal görünürlükten uzaklaştırıldı.
Dolayısıyla mesele yalnızca “Kürtçe isimlerin değiştirilmesi” olarak değil, daha geniş bir tekçi ulusal mekân üretimi bağlamında değerlendirilmelidir.
Ancak Kürt coğrafyasında bu politikanın özel bir sonucu ortaya çıkmıştır:
Devletin haritası ile toplumun hafızası birbirinden ayrılmıştır.
Resmî kayıtlarda bir isim vardır.
Gündelik hayatta ise başka bir isim yaşamaya devam eder.
Bu durum bir tür sembolik ikili coğrafya yaratmıştır.
5. Âmed ve Amed/Diyarbakır Örneği
Bugün Diyarbakır olarak bilinen şehrin tarihsel adlarından biri Âmed’dir. Modern dönemde devletin kullandığı “Diyarbakır” adı resmî ve uluslararası kullanımda baskın hale gelmiş olsa da “Amed” adı Kürt toplumunun siyasal ve kültürel hafızasında yaşamaya devam etmektedir.
Burada önemli olan yalnızca hangi ismin “doğru” olduğu değildir.
Asıl önemli olan, aynı mekâna ilişkin iki farklı tarihsel hafızanın bulunmasıdır.
Devlet için şehir bir idarî birimdir.
Toplum için ise şehir, tarihsel deneyimlerin taşıyıcısıdır.
Dolayısıyla “Amed” kelimesinin kullanılması yalnızca dilsel bir tercih olarak görülmemelidir. Aynı zamanda tarihsel sürekliliğin, kültürel aidiyetin ve siyasal görünürlüğün ifade edilmesidir.
Bu nedenle isim, siyasal bir sembole dönüşür.
6. Kobani ve İsimlerin Siyasal Dolaşımı
Benzer bir durum Kobani/Ayn el-Arab örneğinde de görülmektedir.
Suriye devletinin kullandığı “Ayn el-Arab” adı ile Kürt toplumunun yaygın biçimde kullandığı “Kobani” adı aynı mekânı işaret eder.
Ancak iki isim aynı siyasal anlamı taşımaz.
“Kobani” adı, Kürt toplumsal hafızasının ve bölgesel kimliğinin parçasıdır.
2014 yılında Kobani kuşatması dünya kamuoyunun gündemine geldiğinde “Kobani” adı uluslararası medya ve siyasal söylem içerisinde yaygınlaştı.
Bu durum önemli bir sosyolojik gerçeği göstermektedir:
Bir devletin resmî haritasında değiştirdiği isim, toplumsal dolaşımda zorunlu olarak yok olmaz.
Hatta siyasal kriz dönemlerinde unutulmuş veya bastırılmış isimler yeniden görünür hale gelebilir.
7. Türkiye’de Türkleştirme ve Mekânın Homojenleştirilmesi
Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş sürecinde temel siyasal hedeflerden biri, farklı etnik ve dilsel toplulukları ortak bir ulusal kimlik altında birleştirmekti.
Bu süreç içerisinde Türkçe, devletin temel kamusal dili haline getirilirken farklı dillerin kamusal görünürlüğü çeşitli dönemlerde sınırlandırıldı.
Yer adlarının değiştirilmesi de bu uluslaştırma politikalarının unsurlarından biri oldu.
Burada dikkat edilmesi gereken nokta şudur:
Ulus-devlet yalnızca insanları vatandaşlaştırmaz; aynı zamanda toprağı da ulusallaştırır.
Toprak üzerindeki farklı tarihsel isimler kaldırıldığında, coğrafya tek bir ulusal anlatıya daha uygun hale getirilir.
Bu nedenle yer adlarının Türkleştirilmesi, daha geniş bir kültürel homojenleştirme politikası içerisinde değerlendirilmelidir.
8. İran’da Farslaştırma ve Kürt Coğrafyası
İran örneği de benzer bir mekanizmanın farklı tarihsel ve ideolojik koşullar içerisinde ortaya çıkabileceğini göstermektedir.
Özellikle Pehlevi döneminde merkezi devletin güçlendirilmesi ve modern İran ulusal kimliğinin inşasıyla birlikte Farsça merkezli bir ulusal bütünlük anlayışı güç kazanmıştır.
Bu süreçte İran’ın çok-etnili yapısı içerisinde Kürtler, Azeriler, Araplar, Beluçlar ve diğer toplulukların kendi dilleri ve tarihsel kimlikleri ile merkezî ulusal kimlik arasındaki gerilim devam etmiştir.
Kürt coğrafyasında da yer adları, dil ve kültürel ifade biçimleri bu merkezîleşme politikasının konusu olmuştur.
Ancak İran örneğinin Türkiye’den bütünüyle aynı olduğunu söylemek doğru değildir.
Her iki devletin tarihsel kuruluş koşulları, ideolojik referansları ve idarî yapıları farklıdır.
Buna rağmen ortak nokta şudur:
Merkezî devlet, çok katmanlı toplumsal mekânı tek bir ulusal kimlik altında yeniden düzenleme eğilimindedir.
9. Suriye’de Araplaştırma ve “Arap Kemeri”
Suriye’nin Kürt bölgelerinde özellikle 1960’lı yıllardan itibaren uygulanan politikalar da mekân ile kimlik arasındaki ilişkinin siyasal önemini ortaya koymaktadır.
1962’de gerçekleştirilen olağanüstü nüfus sayımı sonucunda çok sayıda Kürt vatandaşın vatandaşlık statüsünü kaybetmesi ve 1960’ların ikinci yarısında uygulanan “Arap Kemeri” politikası, demografik ve mekânsal mühendisliğin önemli örnekleri olarak tartışılmıştır.
Burada amaç yalnızca nüfusun idarî olarak sınıflandırılması değildi.
Toplum ile mekân arasındaki tarihsel bağ da yeniden düzenlenmekteydi.
Bu nedenle Suriye örneği, toponimik politikaların demografik politikalarla nasıl birleşebildiğini göstermektedir.
10. Dil, İsim ve Beden
Mekânın adının değiştirilmesi ile insanın adının değiştirilmesi arasında güçlü bir paralellik vardır.
Bir çocuğa kendi toplumunun adını vermek yasaklandığında veya sınırlandığında devlet yalnızca kişisel bir isme müdahale etmiş olmaz.
Devlet, bireyin toplumuyla kurduğu sembolik bağı da düzenlemeye çalışır.
Bu nedenle isim politikalarını iki düzeyde incelemek gerekir:
Mekânın adı
ve
insanın adı.
Her ikisinde de aynı iktidar mantığı ortaya çıkabilir:
Devlet kendisini son sınıflandırma makamı olarak konumlandırır.
Bunun sonucunda resmî kimlik ile toplumsal kimlik arasında bir ayrışma oluşabilir.
Bir insan devlet kayıtlarında başka, ailesinde başka, mahallesinde başka bir isimle yaşayabilir.
Bu durum yalnızca dilsel bir farklılık değildir.
Aynı zamanda iktidarın gündelik hayata nüfuz etmesinin göstergesidir.
11. Kolektif Hafızanın Direnci
Maurice Halbwachs’ın kolektif hafıza yaklaşımı açısından hafıza bireyin zihninde tek başına bulunan bir arşiv değildir. Hafıza toplumsal gruplar içerisinde yeniden üretilir.
Bu nedenle bir devlet arşivden bir ismi silebilir; fakat o ismi toplumun gündelik hafızasından aynı kolaylıkla silemeyebilir.
Kürt toplumunda bu durum özellikle sözlü kültür aracılığıyla görülmektedir.
Dengbêjlik bunun en güçlü örneklerinden biridir.
Dengbêj yalnızca şarkı söyleyen kişi değildir. Aynı zamanda toplumun tarihini, coğrafyasını, kişilerini ve yaşadığı olayları sözlü biçimde taşıyan bir hafıza aktörüdür.
Bir köyün adı resmî haritadan çıkarılabilir.
Fakat o köyün adı bir stran içerisinde yaşamaya devam edebilir.
Bir dağın adı devlet kayıtlarında değiştirilebilir.
Fakat o dağın adı bir ağıtta, hikâyede veya aile anlatısında yaşamaya devam edebilir.
Bu nedenle sözlü kültür, baskı koşullarında bir tür alternatif tarih arşivi işlevi görebilir.
12. Palimpsest Olarak Kürdistan
Kürdistan’ın tarihsel coğrafyasını bir “palimpsest”, yani üzerine tekrar tekrar yazılmış eski bir metin olarak düşünmek mümkündür.
Her iktidar kendi adlarını ve sembollerini bu coğrafyanın üzerine yazmıştır.
Fakat önceki yazılar bütünüyle silinememiştir.
Antik isimler, Ermeni isimleri, Süryani isimleri, Kürtçe isimler, Arapça isimler, Türkçe isimler ve Farsça isimler aynı tarihsel coğrafyanın farklı katmanlarında bulunabilmektedir.
Bu nedenle coğrafyanın kendisi bir hafıza alanıdır.
Harita değişebilir.
Sınırlar değişebilir.
Devletler değişebilir.
Fakat toplumların mekânla kurduğu hafıza ilişkisi daha uzun ömürlü olabilir.
13. Toponimi ve Siyasal Mücadele
Kürt hareketlerinin gelişiminde mekân ve isim meselesinin giderek siyasal bir karakter kazanması tesadüf değildir.
“Kuzey Kürdistan”, “Doğu Kürdistan”, “Güney Kürdistan” ve “Batı Kürdistan” gibi kavramların kullanılması, devletlerin “Türkiye’nin güneydoğusu”, “İran’ın batısı”, “Kuzey Irak” ve “Suriye’nin kuzeyi” şeklindeki idarî coğrafya tanımlarına alternatif bir siyasal coğrafya üretmektedir.
Burada isimlendirme doğrudan siyasete dönüşmektedir.
Çünkü bir coğrafyayı nasıl adlandırdığınız, onu nasıl düşündüğünüzü belirler.
Bir yer “bölge” olarak adlandırıldığında başka bir siyasal anlam taşır.
Aynı yer “ülke” veya “Kürdistan” olarak adlandırıldığında başka bir siyasal anlam kazanır.
Dolayısıyla terminoloji, siyasal mücadelenin tali bir unsuru değildir.
Terminoloji, mücadelenin kendisinin bir parçasıdır.
14. Devlet, Güvenlik ve “Kürt Sorunu”nun Yeniden Adlandırılması
Kürt meselesinde yalnızca yer adlarının değil, siyasal sorunun kendisinin de adlandırılması önemlidir.
Bir devlet “Kürt sorunu” dediğinde belirli bir siyasal gerçekliği kabul etmiş olur.
Aynı meseleyi yalnızca “terör sorunu”, “güvenlik sorunu” veya “kalkınma sorunu” olarak tanımladığında ise sorunun siyasal niteliğini başka bir çerçeveye taşır.
Bu nedenle siyasal mücadelede ilk soru çoğu zaman şudur:
Sorunun adı nedir?
Sorunun adını belirleyen aktör, çözümün sınırlarını da büyük ölçüde belirler.
Bu açıdan Bourdieu’nün sembolik iktidar kavramı yeniden önem kazanmaktadır.
Adlandırma yetkisi, siyasal alanı sınıflandırma yetkisidir.
15. “Çözüm Süreci” ve Siyasal Dil
Türkiye’de 2013–2015 dönemindeki süreç, isimlendirme ve siyasal meşruiyet arasındaki ilişkinin açık biçimde görüldüğü dönemlerden biridir.
Süreç farklı aktörler tarafından farklı isimlerle tanımlandı.
“Çözüm süreci”, “barış süreci”, “açılım”, “milli birlik ve kardeşlik” gibi kavramların her biri meselenin farklı bir siyasal çerçeve içerisinde sunulmasını sağladı.
Bu kavramların hiçbiri nötr değildi.
“Barış” kavramı çatışan tarafların varlığını kabul eden bir çağrışım taşıyabilirken, “terörle mücadele” kavramı sorunu güvenlik eksenine yerleştirir.
Dolayısıyla siyasal dil, müzakerenin yalnızca biçimi değil, aynı zamanda mücadele alanıdır.
16. İmralı ve İsmin Mekândan Tasfiyesi
Abdullah Öcalan örneğinde de isim ile mekân arasındaki ilişki dikkat çekicidir.
Devlet söyleminde “İmralı görüşmeleri” ifadesinin kullanılması, görüşmenin gerçekleştiği mekânı öne çıkarırken görüşmenin siyasal öznesini geri plana iten bir söylemsel işlev görebilir.
Burada Foucault’nun hapishane ve iktidar ilişkilerine dair çözümlemeleri kullanılabilir.
Hapishane yalnızca bedenin kapatıldığı yer değildir.
Aynı zamanda kişinin siyasal statüsünü belirleyen bir iktidar mekânıdır.
Bu nedenle “İmralı” yalnızca coğrafi bir isim değildir; aynı zamanda siyasal iktidarın mahpus beden üzerindeki egemenliğini ifade eden bir semboldür.
17. Kayyum Politikası: Seçilmiş Mekânın Yeniden İdaresi
Yerel yönetimlere kayyum atanması meselesi, mekân ve siyaset ilişkisinin başka bir boyutunu ortaya çıkarmaktadır.
Seçilmiş belediye başkanının yerine merkezî devlet tarafından atanan bir yöneticinin geçirilmesi, yalnızca idarî bir işlem olarak değerlendirilemez.
Çünkü yerel yönetim, toplumun yaşadığı mekân üzerinde siyasal karar alma yetkisinin kurumsal biçimlerinden biridir.
Dolayısıyla seçilmiş yerel iradenin merkezî atamayla değiştirilmesi, aynı zamanda:
seçim → temsil → mekân → siyasal irade
zincirinin kırılması anlamına gelir.
Bu nedenle kayyum politikası, Kürt meselesinde yalnızca hukuk veya güvenlik başlığı altında değil, yerel demokrasi ve mekânsal egemenlik bağlamında da incelenmelidir.
18. Demokratik Konfederalizm ve Mekânın Yeniden Düşünülmesi
Abdullah Öcalan’ın demokratik konfederalizm yaklaşımı, klasik ulus-devlet modelinden farklı bir siyasal örgütlenme anlayışı önermektedir.
Bu modelde temel mesele yalnızca devlet kurmak değil, toplumun kendi kendisini örgütleyebileceği yerel ve yatay siyasal yapılar geliştirmektir.
Bu yaklaşım, mekân meselesini de farklı biçimde ele alır.
Klasik ulus-devlet anlayışında:
devlet → sınır → egemenlik → vatandaşlık
ilişkisi belirleyiciyken, demokratik konfederalizm yaklaşımında:
toplum → yerel örgütlenme → katılım → ortak yönetim
öne çıkar.
Bu yaklaşımın Kürt meselesi açısından önemi, siyasal kimlik ile devlet egemenliği arasındaki ilişkiyi yeniden düşünmeye çalışmasıdır.
Bununla birlikte demokratik konfederalizmin pratik uygulamalarına ilişkin eleştiriler de dikkate alınmalıdır. Özellikle Kuzey ve Doğu Suriye deneyimi, merkezî devletlerin baskısı, uluslararası güçlerin müdahaleleri, güvenlik sorunları ve yerel yönetim yapılarının demokratik niteliği bakımından tartışmalı bir alan oluşturmaktadır.
Dolayısıyla bu model ne yalnızca romantik bir alternatif olarak yüceltilmeli ne de yalnızca güvenlik perspektifinden reddedilmelidir.
Bilimsel yaklaşım, onun teorik iddiaları ile pratik sonuçlarını birbirinden ayırarak incelemeyi gerektirir.
19. İsimden Siyasal Öznenin Tanınmasına
Bütün bu tartışmalar bizi daha temel bir sonuca götürmektedir.
Bir halkın kendi coğrafyasını kendi adıyla adlandırma hakkı, yalnızca kültürel bir hak değildir.
Bu hak aynı zamanda siyasal özne olmanın göstergesidir.
Çünkü kendi köyünün adını söyleyemeyen, kendi dilinde eğitim veremeyen, kendi tarihini kamusal alanda anlatamayan ve kendi yaşadığı coğrafyanın adını resmî alanda kullanamayan bir toplumun siyasal eşitliği de eksik kalır.
Bu nedenle kültürel haklarla siyasal haklar arasında kesin bir ayrım yapmak mümkün değildir.
Dil hakkı mekân hakkıyla birleşir.
Mekân hakkı hafıza hakkıyla birleşir.
Hafıza hakkı ise siyasal tanınma talebine dönüşür.
Bu zincir şu şekilde ifade edilebilir:
Dil → isim → mekân → hafıza → kimlik → siyasal tanınma.
20. Sonuç: Harita ile Hafıza Arasındaki Mücadele
Yer adları üzerinde yürütülen mücadele, ilk bakışta küçük ve teknik bir mesele gibi görülebilir.
Oysa daha yakından bakıldığında bu mücadele, modern devletin en temel egemenlik araçlarından birine işaret etmektedir:
Gerçekliği adlandırma gücü.
Devlet haritayı hazırlayabilir.
Kanun çıkarabilir.
Tabela değiştirebilir.
Nüfus kayıtlarını düzenleyebilir.
Eğitim sistemini belirleyebilir.
Ancak bütün bunlar toplumsal hafızanın tamamen ortadan kalkacağı anlamına gelmez.
Kürt coğrafyasında bunun çok sayıda örneği vardır.
Resmî belgelerde başka bir isim bulunurken insanlar gündelik yaşamlarında başka bir isim kullanabilmektedir.
Bu durum, devlet ile toplum arasında yalnızca bir dil farklılığı değil, aynı zamanda tarih ve egemenlik konusunda devam eden bir mücadelenin göstergesidir.
Bu nedenle Kürdistan’daki toponimik mücadeleyi yalnızca “isim değişiklikleri” olarak görmek eksik olacaktır.
Asıl mesele şudur:
Bir halk kendi tarihini, kendi coğrafyasını ve kendi hafızasını adlandırma hakkına sahip midir?
Bu soru aynı zamanda şu soruya dönüşmektedir:
Bir halkın kendi yaşadığı mekân üzerinde siyasal ve kültürel söz hakkı olmadan demokratik eşitlik mümkün müdür?
Kürt meselesinin tarihsel ağırlığı burada ortaya çıkmaktadır.
Çünkü sorun yalnızca Kürtçe konuşabilmek değildir.
Sorun, Kürtçe konuşulan dünyanın siyasal olarak tanınmasıdır.
Sorun yalnızca eski bir köy adını korumak değildir.
O adın taşıdığı tarihin tanınmasıdır.
Sorun yalnızca bir tabelanın değiştirilmesi değildir.
Tabelanın arkasındaki toplumsal hafızanın kabul edilmesidir.
Bu açıdan bakıldığında Kürdistan’daki isim mücadelesi, daha geniş bir hafıza, kimlik, demokrasi ve siyasal egemenlik mücadelesinin sembolik alanıdır.
Devletin haritası değişebilir.
Fakat toplumun hafızası daha uzun yaşayabilir.
Çünkü harita iktidarın kâğıt üzerindeki temsilidir; hafıza ise toplumun kendi tarihini taşıma biçimidir.
Ve tarih göstermektedir ki bir coğrafyanın adını değiştirmek, o coğrafyanın hafızasını kendiliğinden ortadan kaldırmaz.
Tam tersine, kimi zaman yasaklanan isim daha güçlü bir siyasal ve kültürel sembole dönüşür.
Bu nedenle gelecekte demokratik bir çözümün temel koşullarından biri, yalnızca farklı kimliklerin varlığını tolere etmek değil; onların kendi tarihlerini, dillerini, isimlerini ve yaşadıkları mekânları kamusal alanda ifade etme hakkını güvence altına almaktır.
Gerçek bir demokratikleşme, devletin halklara verdiği isimleri kabul ettirmekten değil, halkların kendi isimlerini özgürce söyleyebilmesinden başlamalıdır.
Bu yazıdaki görüşler tamamen yazarın şahsına münhasırdır; RûpelNews'in yayın politikasıyla bağdaşabilir veya farklılık gösterebilir. Kurumumuz içerikten sorumluluk kabul etmez.
