Makale

Gözümüz Aydın: Kürtlere İki Saatlik Lütuf 

 Azad Yaşar
Azad Yaşar 01 Eylül 2026
Gözümüz Aydın: Kürtlere İki Saatlik Lütuf 

Maşallah, biz Kürtlerin artık gözü aydın olsun. Başımız arşa değdi değecek. Tarihin en büyük kazanımlarından birine hep birlikte tanıklık ediyoruz, Kürt çocuklarına haftada iki saat kürtçe öğrenme imkânı bahşedilmiş!

Evet, yanlış okumadınız: iki saat.

Yüzyıllardır konuşulan bir dilin, milyonlarca insanın gündelik hayatının, türküsünün, ağıdının, ninnisinin ve hafızasının eğitim sistemi içerisindeki görkemli karşılığı haftada iki saat.

Bundan daha büyük bir lütuf olabilir mi?

Üstelik kaygılanmaya da gerek yok. Arapça tehlikede değil. Suriye bölünmüyor. Devletin kutsal bütünlüğü sarsılmıyor. Haritalar yerinden oynamıyor. Kimselerin uykusu da kaçmıyordur artık.

Kürtçeye haftada iki saatlik bir pencere açılıyor ve herkes rahatlıyor. Ne güzel Kürtler de teşekkür edecek.

Çünkü biz Kürtler, uzun zamandır bize verilenin ne olduğundan çok, bize bir şey verilip verilmediğiyle meşgulüz.

Bir dilin eğitim dili olma hakkı yerine iki saatlik ders veriliyor, biz de bunu tarihsel bir dönüm noktası olarak alkışlamaya hazırlanıyoruz.

Ne güzel dünya!

Oysa mesele Kürtçenin haftada kaç saat okutulacağı değildir.

Asıl mesele, bir halkın ana dili neden hâlâ bir “izin” meselesidir?

Neden milyonlarca insanın dili, devletin uygun gördüğü kadar yaşatılabilecek bir kültürel aksesuar gibi ele alınır?

Neden ana dilde eğitim talebi, devletin bekasına yönelmiş bir tehdit gibi algılanır?

Ve daha önemlisi, Kürtlerin kendileri neden zaman zaman bu soruları sormaktan vazgeçip kendilerine uzatılan küçük paketleri büyük tarihsel zaferler gibi sunmaya razı olurlar?

İşte trajikomedi tam burada başlıyor.

Kürtler bazen öylesine düşük bir beklenti eşiğine sürükleniyor ki, kendilerine verilen bir kırıntıyı sofranın kendisi sanabiliyorlar.

Türkiye'de de yıllardır benzer bir sosyolojik mühendislik tartışması yaşanıyor.

Kürt coğrafyasındaki demografik, kültürel ve ekonomik dönüşümlerin yalnızca doğal toplumsal hareketliliklerle açıklanamayacağı yönünde güçlü bir tarihsel hafıza bulunuyor. Burada asıl sorulması gereken, tek tek insanların hangi kökenden geldiği değildir.
Mesele, bir coğrafyanın toplumsal dokusunun siyasal politikalarla değiştirilip değiştirilmediğidir.

Bir yere Laz, Türk, Kürt, Arap veya başka bir topluluktan insanların yerleşmesi tek başına sorun değildir. Sorun, devletin veya herhangi bir siyasi gücün bunu bilinçli bir demografik dönüştürme aracına çevirmesidir.

Tam da bu nedenle Kürt meselesi yalnızca dil meselesi değildir.

Aynı zamanda hafıza, toprak, demografi, ekonomi, siyasal temsil ve aidiyet meselesidir.

Son yarım yüzyılın hikâyesine baktığımızda daha acı bir tabloyla karşılaşıyoruz.

Kürt sosyolojisi yalnızca dışarıdan gelen politikalarla değil, içeriden yaşanan siyasal savrulmalarla da yıprandı.

Aile yapısı zayıflatıldı.

Geleneksel toplumsal bağlar çözüldü.

Köyler boşaldı, boşaltıldı.

Şehirler büyüdü, şehirleşme küçüldü.

Dil kamusal alandan çekildi.

Ekonomik bağımlılık arttı.

Ve bütün bunların üzerine siyasal kutuplaşma bindirildi.

Bir toplumun erkeklerini, kadınlarını, gençlerini, yaşlılarını birbirinden koparan çok katmanlı bir dönüşüm yaşandı.

Bunun tamamını tek bir aktörle açıklamak elbette kolaycılık olur.

Fakat şu soru hâlâ ortada duruyor:

Kürt toplumunun son elli yıldaki çözülmesinden kimler, nasıl ve ne ölçüde yararlandı?

Devletin asimilasyon politikaları başka bir başlık,
Kürt siyasetinin hataları başka bir başlık.
İkisini birbirine karıştırmadan konuşmak zorundayız.

Kürt toplumunun bütün başarısızlıklarını salt devlete yüklemek yada bütün sorumluluğu Kürtlerin omzuna bırakmak da aynı ölçüde kolaycılık olur.

Daha da çarpıcı olanı, Kürt siyasetinin zaman zaman devletle hesaplaşırken kullandığı kavramlarla, devlet karşısındaki pratikleri arasındaki uçurumdur.

Bir dönem bağımsızlık konuşulur.
Sonra özerklik.
Sonra demokratik konfederalizm.
Sonra yerel demokrasi.
Sonra müzakere.
Sonra silahsızlanma.
Sonra entegrasyon.

Ve nihayet, dün “stratejik kazanım” diye sunulan şey bugün “tarihin zorunlu sonucu” olarak açıklanır.

Siyasette elbette değişim vardır.
Koşullar değişir.
Stratejiler değişir.

Fakat bir halkın elindeki bütün siyasal, askeri ve kurumsal kozlar masaya konulurken şu soruyu sormak da yasak olmamalıdır: 

Karşılığında ne alındı?

Eğer cevap “iki saat Kürtçe” ise, insanın ister istemez ironik bir tebessümle sorması gerekiyor:

Gerçekten bu kadar mı?

Dünyanın başka yerlerinde halkların devlet talepleri konuşulduğunda “tarihsel hak”, “kendi kaderini tayin”, “ulusal irade” ve “siyasal temsil” kavramları büyük bir ciddiyetle ele alınıyor.

Kürtler söz konusu olduğunda ise aynı kavramlar bir anda tehlikeli, bölücü veya gerçek dışı ilan edilebiliyor.

50 milyonu aşan bir halkın devletsizliği “tarihin doğal sonucu” diye anlatılırken, yüz binlerce insanın yaşadığı başka halkların devlet sahibi olma hakkı mutlak bir ilke olarak savunulabiliyor.

Buradaki mesele başka halkların devlet hakkına itiraz etmek değildir.
Tam aksine, Filistinlinin hakkı haktır. Kıbrıslının hakkı haktır. Kürdün hakkı da haktır.

Hak, nüfus cetveline göre dağıtılan bir lütuf değildir.
Bir halkın nüfusu azsa hakkı azalmaz çoksa otomatik olarak artmaz.

Asıl mesele, evrensel ilkelerin herkese aynı ölçüyle uygulanıp uygulanmadığıdır.

Ve şimdi dönüp Kürtlere bakalım.

Kürtler gerçekten ne istiyor?
Devlet mi?
Federalizm mi?
Konfederalizm mi?
Demokratik özerklik mi?
Ana dilde eğitim mi?
Yoksa yalnızca daha iyi muamele mi?

Belki de en büyük problemimiz tam burada.
Çünkü hedef belirsizleştiğinde, kazanımın ölçüsü de belirsizleşir.

Bir halkın siyasal hedefi “bize biraz daha iyi davranın” seviyesine indirgenirse, haftada iki saatlik Kürtçe dersi bir kazanım gibi görünebilir.

Ama hedef özgür, onurlu ve eşit bir siyasal varoluşsa, iki saat yalnızca iki saattir. Ne eksik, ne fazla.

Kürtlerin artık romantik sloganlardan çok, soğukkanlı bir muhasebeye ihtiyacı var.

Kim ne yaptı?
Kim ne verdi?
Kim ne aldı?
Hangi mücadele hangi sonucu doğurdu?
Hangi strateji Kürt toplumunu güçlendirdi?
Hangisi Kürtleri daha bağımlı hâle getirdi?
Hangi siyaset Kürtlerin kurumlarını büyüttü?
Hangisi onları başkalarının siyasi hesaplarının taşeronu hâline getirdi?

Ve en önemlisi:

Kürtlerin kendi adına karar verme kapasitesi neden hâlâ başkalarının onayına ihtiyaç duyuyor?

Bunları sormak kimseye düşmanlık değildir.
Tam tersine, siyaseti ciddiye almaktır.
Bugün Kürtlerin trajedisi yalnızca başkalarının onları tanımaması değildir.

Bazen kendi siyasetçilerinin de onlara neyin yeterli olduğunu söylemesidir.

“Bundan fazlasını istemeyin.”
“Şimdilik bu kadar.”
“Koşullar böyle.”
“Devlet hassas.”
“Bölge karışık.”
“Haritalar değişmez.”
“Önemli olan savaşın bitmesi.”

Elbette savaşın bitmesi değerlidir.
Ama barış ile teslimiyet arasındaki farkı da konuşabilmek gerekir.

Silahın susması başka şeydir.
Siyasal iradenin susması başka.
Bir ordunun dağılması başka şeydir.
Bir halkın taleplerinden vazgeçmesi başka.
Bir kurumun tasfiye edilmesi başka şeydir.
Bir halkın kurumsal hafızasını kaybetmesi başka.

O nedenle bugün gerçekten gözümüz aydınsa, önce aynaya bakmalıyız.
Haftada iki saat Kürtçe için sevinebiliriz.
Ama iki saati özgürlüğün tamamı sanmayalım.
Bir dersin bir halkın tarihsel hakkının yerine geçtiğini düşünmeyelim.
Kürtçenin sınıfa girmesini kutlarken, neden bütün eğitim sisteminin dili olamadığını da soralım.

Bir halkın kültürünün “korunmasına” teşekkür ederken, önce neden korunmaya muhtaç hâle getirildiğini sorgulayalım.

Ve artık şu kolay cümleden vazgeçelim:
“Kürde devlet gerekmez.”
Ama o zaman aynı ilkeyi herkes için savunmak gerekir.
“Kürde ana dilde eğitim gerekmez.”
Öyleyse aynı ölçüyü bütün halklara uygulamak gerekir.
“Kürde bayrak, harita, vatan gerekmez.”
Öyleyse başkalarının bayrağına, haritasına ve vatanına neden kutsallık atfedildiğini de açıklamak gerekir.

Yok eğer devlet, dil, toprak ve siyasal egemenlik bir halk için meşru, başka bir halk için gereksiz görülüyorsa, bunun adı evrensel siyaset değil, çifte standarttır.

Biz Kürtlerin asıl ihtiyacı yeni bir lütuf değil, kendi tarihini başkalarının izin cetveliyle ölçmekten vazgeçmektir.
Kürtlerin artık kendilerine verilenle yetinmeyi bir erdem, itiraz etmeyi de bir nankörlük olarak görmemesi gerekmiyor mu?

Tarih, kendisine uzatılan kırıntılarla yetinen halkların değil, kendi payını, kendi sözünü ve kendi geleceğini tarif edebilen halkların tarihidir.

Gözümüz aydın.
İki saatlik Kürtçe geldi.

Şimdi sıra şu soruda:
Peki geri kalan yirmi iki saat nerede?
 

Bu yazıdaki görüşler tamamen yazarın şahsına münhasırdır; RûpelNews'in yayın politikasıyla bağdaşabilir veya farklılık gösterebilir. Kurumumuz içerikten sorumluluk kabul etmez.