Ufuk Uras’tan Türk soluna eleştiri: Muhtar bile olamayacak çevreler…
RûpelNews - Sürecin tıkandığı dönemde DEM Parti'nin talebi üzerine MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli ile görüştüğünü açıklayan Uras, TBMM kapanmadan çözüm sürecine ilişkin çerçeve yasanın çıkarılmasını beklediğini söyledi.
RûpelNews’e verdiği röportajda Kürt siyasetinin Türk soluyla kurduğu ilişkiyi de eleştiren Uras, toplumsal karşılığı olmayan küçük siyasi yapılar üzerinden ittifak kurulmasını doğru bulmadığını, geçmişte "Seni başkan yaptırmayacağız" söyleminin de muhalefetin stratejik hatalarından biri olduğunu vurguladı.
Uras ayrıca, DEM Parti ile Türk solunun mevcut ilişkisini eleştirerek, toplumsal karşılığı bulunmayan siyasi yapılar üzerinden ittifak kurulmasının yanlış olduğunu ifade etti. "Bırakın milletvekilliğini, bugün bir mahallede muhtar bile seçilemeyecek yapılarla siyaset yürütülüyor" diyen Uras, bu anlayışın Kürt toplumunda hiçbir zaman karşılık bulmadığını söyledi.
Çözüm sürecinin yasal zemini son dönemde en çok tartışılan başlıklardan biri. Çerçeve yasanın Temmuz ayında TBMM'ye geleceği yönünde beklentiler var. Bazı değerlendirmelerde ise sürecin Ekim ayına bırakılabileceği ifade ediliyor. Siz sürecin geldiği aşamayı nasıl değerlendiriyorsunuz? Yasal düzenleme konusunda beklentiniz nedir?
Tahmin ediyorum ki parlamento tatile girmeden önce çözüm süreciyle ilgili çerçeve yasa ya da Abdullah Öcalan'ın ifadesiyle "kök yasa" çıkarılacaktır. Bu konuda genel bir mutabakat olduğu izlenimi var. Daha ayrıntılı düzenlemeler ise yeni yasama dönemine, yani Ekim ayına kalabilir. Ancak temel çerçevenin, özellikle PKK mensuplarının hukuki statüsünü netleştirecek şekilde oluşturulacağını düşünüyorum.
Çözüm süreci kapsamında hem DEM Parti hem de devlet kanadıyla temaslarda bulunduğunuzu biliyoruz. Bu görüşmelerden edindiğiniz izlenim nedir? Taraflar arasında süreci ilerletecek bir güven zemininin oluştuğunu düşünüyor musunuz?
Geçtiğimiz günlerde Pervin Buldan, Ayşegül Doğan, Saruhan Oluç ve Sultan Özcan'ın da bulunduğu, gazetecilerle gerçekleştirilen kapalı bir toplantıya katıldık. Oradaki genel izlenim, sürecin belirli bir güven ortamı oluşturduğu ve bu güven zemininin korunarak ilerlediği yönündeydi.
Devlet Bahçeli ile yaptığınız görüşme biraz tartışma konusu oldu. Görüşmenin amacı neydi?
Benim yalnızca Devlet Bahçeli ile bir görüşmem oldu. Bu görüşme de DEM Parti yönetiminin talebi üzerine gerçekleşti. Çünkü süreç bir dönem tıkanmıştı. Süreci nasıl hızlandırabileceğimizi değerlendirmek amacıyla Bahçeli ile görüştük. Öncesinde bu görüşmenin çerçevesi konusunda DEM Parti yönetimiyle temas kurduk, ardından da Ahmet Türk'e bilgi verdim.
Peki, o görüşmenin ardından size yeni bir görev ya da arabuluculuk rolü teklif edildi mi?
Daha sonra belirli aralıklarla yeniden görüşme yapılması önerildi. Ancak buna ihtiyaç duyulmadı. Çünkü TBMM'de kurulacak komisyon büyük ölçüde bu görevi üstlenmiş oldu. Dolayısıyla süreci hızlandırmaya yönelik ilave bir görüşmeye gerek kalmadı.
Sizce hazırlanan yasal düzenleme Abdullah Öcalan'ı ve PKK'nin üst düzey kadrolarını da kapsayacak mı? Bu konuda nasıl bir model öngörülüyor?
Asıl mesele zaten PKK kadrolarının durumuyla ilgili. DEM Parti yönetimi sürecin herkesi kapsamasını istiyor. Gördüğüm kadarıyla iktidar kanadı ise daha kademeli bir yaklaşım benimsiyor. Suça karışanlar, karışmayanlar, yurt dışına çıkacak olanlar ya da bölgede kalacak olanlar gibi farklı kategoriler üzerinde duruluyor. Ancak esas hedef, insanların eve dönüşünü sağlamak; yani silahlı mücadeleden demokratik siyasete geçişin hukuki zeminini oluşturmaktır.
İlk çözüm süreciyle bugünkü süreç arasında temel fark ne olacak? Devlet bu kez hangi hataları tekrarlamak istemiyor?
İlk çözüm sürecinde çerçeve yasa yeterince kapsayıcı olmadığı için dönemin bürokrasisi bundan yararlandı. Nitekim Sırrı Süreyya Önder gibi arkadaşlarımız daha sonra cezaevine girmek zorunda kaldılar. Bu kez benzer bir durumun yaşanmaması isteniyor. Önceki deneyimlerden çıkarılan önemli derslerden biri de budur.
Özellikle Kürt kamuoyunda sürecin yavaş ilerlediği, hatta Kürtlerin oyalandığı yönünde değerlendirmeler yapılıyor. Siz de sürecin yavaş ilerlediğini düşünüyor musunuz? Bilinçli bir geciktirme söz konusu mu?
Elbette süreç ne kadar hızlı ilerlerse o kadar iyi olur. Ancak bunun bilinçli olarak yavaşlatıldığı kanaatinde değilim. Bunun birkaç nedeni var. Bunlardan biri İran meselesi. İran'da yaşanan savaş süreci önemli bir belirsizlik yarattı. Şimdi ise bu dönemin büyük ölçüde geride kaldığı anlaşılıyor. Bir diğer neden de anladığım kadarıyla istihbarat birimlerinin silah bırakma sürecine ilişkin yürüttüğü doğrulama ve teyit çalışmalarıdır. Bu tür süreçler doğal olarak inişli çıkışlı ilerler.
Orta Doğu gibi hassas bir coğrafyada ne kadar hızlı hareket edilirse o kadar olumlu sonuç alınır. Ancak "Süreç bilinçli olarak yavaşlatılıyor, zamana yayılıyor" şeklinde özel bir irade olduğunu düşünmüyorum. Ayrıca bu süreç kamuoyu tarafından genel olarak destekleniyor. Burada önemli bir ayrım yapmak gerekiyor. Kürt kamuoyu daha çok "Bu süreç barışa hizmet eder mi?" sorusunu soruyor. Buna karşılık, Türkiye'de "Beyaz Türk" olarak tanımlanan kesimler ise daha çok "Bu süreç kime yarar?" sorusunu öne çıkarıyor. Eğer iktidara yarayacağı düşünülüyorsa mesafeli yaklaşabiliyorlar. Oysa barış meselesi böyle değerlendirilemez. Barış herkesin yararınadır; bu doğrudan kamu yararıdır. Dolayısıyla barış süreci siyasi hesapların ya da pazarlıkların konusu olmamalıdır.
Kürt kamuoyu ile 'Beyaz Türk' olarak tanımladığınız kesimin çözüm sürecine yaklaşımının farklı olduğunu söylediniz. Bu iki kesim arasındaki temel farkı biraz açabilir misiniz?
Tabii. Türkiye'de müesses nizama bağlı, mevcut düzenin devamından yana olan; ancak iktidar bloğu içerisindeki ayrışma nedeniyle Tayyip Erdoğan ve AK Parti'nin işine yarayacağını düşündüğü her gelişmeye mesafeli duran bir kamuoyu var. Bunun geçmişte birçok kez ters teptiğini gördük. 2010 anayasa referandumu bunun en belirgin örneklerinden biriydi. "Anayasa değişirse Erdoğan'a yarar" denilerek, neredeyse 12 Eylül Anayasası'nın değiştirilmemesini savunan bir siyaset izlendi. Sonuçta bu yaklaşım AK Parti'nin güçlenmesine, adeta ona bir hayat öpücüğü verilmesine neden oldu. Bence bu muhalefet stratejisini bütünüyle reddetmek gerekir. Nitekim başta Kürt siyasi hareketi olmak üzere birçok kesim de bundan ders çıkardı. "Seni başkan yaptırmayacağız" söylemiyle ilgili Ahmet Türk'ün önemli bir değerlendirmesi vardı. Kendisi, "Hem başkan olduğunda bütün faturayı biz ödedik. Biz neyin olmayacağı üzerinden değil, neyin olacağı üzerinden siyaset yapmalıyız" demişti. Bana göre de esas olan budur. Pozitif siyaset bunu gerektirir.
“Seni başkan yaptırmayacağız” söyleminin Kürt siyaseti açısından stratejik bir hata olduğunu mu düşünüyorsunuz? O döneme bugün dönüp baktığınızda nasıl değerlendiriyorsunuz?
Muhalefetin temel amacı elbette iktidarın yeniden seçilmesini engellemektir. Amerika Birleşik Devletleri'nde biri çıkıp "Trump'ı başkan yaptırmayacağız" dediğinde bunda yanlış bir taraf yoktur. Ancak bunun yanında pozitif bir siyaset de inşa etmek gerekir. Özellikle bu söylem barış süreciyle birlikte yürütüldüğünde, süreci olumsuz etkileyip etkilemeyeceğini de değerlendirmek gerekir. Ayrıca bu tür kritik politikaların parti organlarında kapsamlı biçimde tartışılması gerekir. O dönem bunu sorduğumda, birçok Parti Meclisi üyesi de bunu gazetelerden öğrendiğini söylemişti. Bu kadar önemli konularda kurumsal bir karar mekanizmasının işletilmesi gerekir. Kişisel değerlendirmeler üzerinden yürütülmesi sonrasında çeşitli sıkıntılar doğurdu.
Erkan Baş'ın "Anadili Kürtçe olan bir cumhurbaşkanı adayı" çıkışı kamuoyunda geniş yankı uyandırdı. Bu açıklamanın Hakan Fidan'a yönelik olduğu da öne sürüldü. Sizce tartışılması gereken konu Hakan Fidan mı, yoksa anadil ve Kürt kimliği üzerinden kurulan bu yaklaşımın kendisi mi?
Kürt sorunu denildiğinde aklına Hakan Fidan gelenlerin konuya bakışında ciddi bir problem vardır. Kürt sorunu denildiğinde akla Kürt siyasi hareketinin meşru temsilcileri gelir. Ancak mesele Hakan Fidan da olsa fark etmez. Bir insanın anadilini adaylığı açısından bir ölçüt hâline getirmek doğru değildir. Hakan Fidan'a itiraz edilecekse bunun dili dışında birçok siyasi gerekçesi olabilir. Ben bu yaklaşımı daha çok belirli siyasi geleneklerin etkisine bağlıyorum. Bana göre bu anlayış, Türkiye İşçi Partisi'nin tarihsel geleneğinden ziyade başka bir siyasal çizginin etkisini taşıyor. Dolayısıyla hem ana dil üzerinden itiraz etmek yanlış, hem de bunu düzeltmeye çalışırken "Sizin gündeminizde Kürt meselesi olabilir, bizim gündemimizde başka konular var" demek daha da sorunlu bir yaklaşımdır. Çünkü bu, DEM Parti'nin Meclis çalışmalarını hiç takip etmemekten kaynaklanıyor. DEM Parti, Türkiye'nin bütün temel meselelerini Meclis gündemine taşıdı.
TİP'in bu yaklaşımını yalnızca bu açıklamayla mı sınırlı görüyorsunuz, yoksa bunun daha genel bir siyaset anlayışının yansıması olduğunu mu düşünüyorsunuz?
TİP'in bu konudaki yaklaşımını doğru ve kabul edilebilir bulmuyorum. Ben siyasi vefanın önemli olduğuna inanıyorum. Bin Umut Adayları listesiyle Türkiye Büyük Millet Meclisi'ne girdim. DEM Parti'ye yönelik çeşitli eleştirilerim olabilir. Ancak bugüne kadar kamusal alanda bu eleştirileri dile getirmedim. Çünkü insanlar cezaevindeyken dışarıdan ölçüsüz eleştiriler yöneltmenin siyasi etik açısından doğru olmadığını düşünüyorum. Daha sonra yaşanan "Biz bu insanları tanımıyormuşuz" diyerek başlayan istifa süreçleri de siyasi vefanın ne kadar önemli olduğunu gösterdi. Benim ayrıca bir şey söylememe gerek yok. Kürt halkı yaşananları ve insanların tutumlarını zaten çok iyi değerlendiriyor.
DEM Parti'nin Türk soluyla kurduğu siyasi ilişkiyi de uzun yıllardır eleştiriyorsunuz. Sizce bu ilişkinin temel sorunu neydi?
DEM Parti yönetimindeki arkadaşlara da başından beri şunu söyledim: Türk solu ile kurulan ilişkinin bir kota ilişkisine dönüşmesini doğru bulmuyorum. Toplumda karşılığı olan siyasi özneler arasında yatay ve organik ilişkiler kurulabilir. Bugün ise toplumsal karşılığı neredeyse kalmamış, bırakın milletvekilliğini, bir mahallede muhtar adayı bile olamayacak çevreler üzerinden kurulan bu simbiyotik ilişkinin sağlıklı olmadığı kanaatindeyim. Bu yaklaşım hiçbir zaman Kürt halkı tarafından da tam anlamıyla benimsenmedi. Biz bunu en başından itibaren parti yönetimindeki arkadaşlara ifade ettik. Bu nedenle bugün yaşanan gelişmeler benim açımdan sürpriz olmadı. Ortadaki tabloyu önceden görmek ve buna göre hareket etmek gerekiyordu.
Türk solu ile Kürt siyasi hareketi arasında kurulan ilişkinin toplumsal karşılığının zayıf olduğunu söylediniz. Burada tam olarak neyi kastediyorsunuz? Bu ittifak modelinin hangi yönlerini sorunlu buluyorsunuz?
Bir tür çatı partisi anlayışıyla, kota sistemi üzerinden kurulan ilişkilerin sağlıklı olmadığını düşünüyorum. Kürt siyasi hareketinin esas itibarıyla organik bir parti olması, aşağıdan yukarıya, toplumun iradesiyle şekillenmesi gerekir. Toplasanız binde bir oy etmeyecek küçük grupçuklar üzerinden siyasi yapılanmalar oluşturmak, Kürt halkının kendi yetiştirdiği siyasetçilere de haksızlıktır. Bu nedenle yakın zamanda kaybettiğimiz Kadir İnanır'a milletvekilliği teklif edildiğinde, onun "Bunu hak edenler esas alınmalı" yönündeki yaklaşımını çok değerli buluyorum. Benzer tekliflerin Rakel Dink'e ve Gülten Kaya'ya da yapıldığını, onların da benzer bir tutum sergilediğini biliyorum. Bana göre doğru olan yaklaşım buydu.
O hâlde siz neden Bin Umut Adayları içinde yer aldınız?
Çünkü o dönem bağımsız adaylık modeli vardı. Bu, ortak bir dayanışma projesiydi. Meclis'e girdikten sonra da grubun milletvekili sayısı düştüğünde, DBP grubunun yeniden kurulabilmesi için 20 milletvekili sayısını tamamlamak amacıyla sembolik bir dayanışma gösterdim. Ancak hiçbir zaman partinin üst yönetim organlarında yer almadım. Bu dayanışmayı, Deniz Gezmiş'in Dev-Genç ile kurduğu ilişkiye benzer bir köprü olarak görüyorum. Fakat bunun da bir sınırı olmalı. Bir noktadan sonra herkes kendi toplumsal gücüyle ve kendi siyasal meşruiyetiyle yoluna devam etmelidir.
Türkiye İşçi Partisi ve diğer Türk sol partilerinin, Kürtlerden destek almayı hak etmediğini mi düşünüyorsunuz?
Sonuçlar ortada. Bin Umut Adayları ortaya çıktığında bağımsız adaylık modeline en sert eleştiriler, Erkan Baş'ın da içinde bulunduğu siyasi çevrelerden gelmişti. Toplumun hafızası kısa olduğu için bugün pek hatırlanmıyor. O dönem bu dayanışmayı en sert biçimde eleştirenler, daha sonra aynı sürecin bir parçası oldular. Bunun yanlış olduğunu söylemiyorum. Ancak hiçbir zaman ölçüsü kaçırılmamalıydı. Özellikle Kürt hareketinin böylesine zor bir dönemden geçtiği bir süreçte, "Sizin önceliğiniz Kürt meselesi olabilir, bizim önceliklerimiz farklı" denilmemeliydi. Bana göre bu, oldukça pozitivist bir siyaset anlayışıdır. Yoksulların mücadelesi ile kimliği inkâr edilen halkların mücadelesi birbirine karşı konulamaz. Tam tersine, bunlar birbirini tamamlayan mücadelelerdir. Bunu tartışma konusu yapmak bile doğru değildir. Sokağa çıktığınızda, örneğin taş ocağında çalışan işçilerle birlikte olduğunuzda yalnızca emekçileri görmezsiniz; aynı zamanda Kürt halkını da görürsünüz. İnsanların emeğini, kimliğini ve kişiliğini birbirinden ayırmak mümkün değildir. Bunlar birbirini tamamlayan unsurlardır.
Sizce Türkiye solunda kimlik siyaseti ile sınıf siyaseti arasında yanlış kurulmuş bir karşıtlık mı var?
Şöyle düşünün: Avustralya'da Aborjinler kendi kimlik haklarını savunuyor. Siz de onlara "Kimlik siyaseti yapmayın" diyorsunuz. Peki neden? Aborjinlerin kendi kimlikleri için verdikleri mücadele, İngilizlerin onayına mı bağlı? Elbette herkes kendi kimliği üzerinden siyaset yapabilir. "Kimlik siyasetine karşıyım" diyenler de aslında farkında olmadan bir kimlik siyaseti yürütüyor. Egemen kimliği savunmak da sonuçta bir kimlik siyasetidir.
Dolayısıyla laikliği savunurken de belirli bir kimlik siyaseti yürütmüş oluyorsunuz. "Türkler kimlik siyaseti yapabilir ama başkaları yapamaz" demek başlı başına yanlış bir yaklaşımdır.
Bu ayrımı yalnızca güncel siyasette değil, solun tarihsel mirası açısından da mı değerlendiriyorsunuz?
Bizim bütün mücadelemiz, otoriter ve milliyetçi siyaset anlayışıyla özgürlükçü, demokratik siyaset anlayışını birbirinden ayırmak üzerine kuruldu. Bazı tarihsel ve siyasal tercihler aynı anda savunulamaz. Örneğin hem Enver Paşa'yı hem Mustafa Suphi'yi aynı anda savunamazsınız. Mustafa Suphi, Enver Paşa'nın çizgisini neo-Turancı bir çizgi olarak değerlendirmiştir. Aynı şekilde hem Federico García Lorca'yı hem de Francisco Franco'yu savunamazsınız. Bu tür tarihsel örnekler, bazı siyasal tercihlerin birbirini dışladığını gösterir. Bu ayrımların gerisine gidildiğinde Sol Kemalizm anlayışıyla karşılaşıyoruz. Oysa Sol Kemalizm de 12 Mart darbesiyle birlikte siyasal olarak iflas etmiş bir anlayıştır. Bu nedenle bugün yaşanan ayrışmaların, her ne kadar gecikmiş olsa da zihinsel netleşme açısından faydalı olduğunu düşünüyorum. Herkes kendi siyasal geleneği ve düşünsel hattı doğrultusunda siyaset üretmeye devam ediyor. Bu süreçte de herkese kolaylık dilemek gerekir.