Röportaj | Miroğlu: İran savaşı Kasr-ı Şirin’in sonunu getirebilir
RûpelNews - RûpelNews’e konuşan Orhan Miroğlu, Kürt meselesinin PKK’den ibaret olmadığını vurgulayarak, Rojava’daki statünün kalıcılaşmasının ve Kürt siyasi dinamiğinin görünür hale gelmesinin artık hesaba katılması gereken tarihsel bir gerçeklik olduğunu dile getirdi.
Savaşın seyrine bağlı olarak 1639’daki Kasr-ı Şirin Anlaşması’ndan bu yana süren statükonun tartışmaya açılabileceğini belirten Miroğlu, İran’daki olası kırılmanın bölgesel ittifakları yeniden şekillendireceğini ifade etti.
Türkiye’de yürüyen sürecin yalnızca “Terörsüz Türkiye” perspektifiyle okunmasının eksik kalabileceğini belirten Miroğlu, Kürt ulusal bilincinin bölgesel ölçekte güçlendiğini; Kürdistan Bölgesi ile Rojava’daki gelişmelerin ise birbirinden bağımsız değerlendirilemeyeceğini kaydetti.
Miroğlu ayrıca, olası bir İran savaşının Irak Kürdistan Bölgesi, Rojava ve Türkiye’deki Kürt siyaseti üzerinde zincirleme etkiler doğurabileceğini; yeni Ortadoğu düzeninde Kürtlerin dışlanmasının artık mümkün olmadığını ifade etti.
Miroğlu, muhabirimiz Cesim İlhan’ın sorularını yanıtladı.
İlhan: ABD ve İsrail’in İran’a yönelik saldırıları başladı. Bir süre gündemde bu olacak. Bu saldırılar Ortadoğu ve Kürtleri nasıl etkiler ve bunun Türkiye’de devam eden çözüm süreci üzerindeki etkisi ne olur?
Miroğlu: Saldırının nasıl sonuçlanacağına bağlı olarak soruya cevaplar değişir. İran’a saldırı rejimin devrilmesine yol açar mı? Savaş rejimi sarsar ama bir süre sonra sona erer mi? Bölge ülkelerine, ABD üsleri nedeniyle İran’ın yaptığı saldırı, bölge ülkelerinin İran karşıtı bir cephe kurmalarına yol açar mı? Bu ve benzeri soruların cevabı nasıl karşılık bulacak, bu ancak savaşın gidişatı ve nasıl seyredeceğine bağlı olarak görülebilecek. Ama açıkça belli olan şudur: ABD herhangi bir küresel aktörle işbirliği yaparak veya böyle bir gücü hesaba katarak hareket etmiyor. Körfez savaşlarından beri durum budur. Bölgesel aktörlerin ise isteseler bile güç veya diplomasi kullanarak taşları yerinden oynatan bu planlamaya herhangi bir muhalefet etme şansı yok. Irak ve Suriye’de böyle bir şey görmedik. Bölge ülkeleri Ortadoğu yeniden Amerikan ve İsrail çıkarları çerçevesinde dizayn edilirken uyumlu davranmanın dışında bir şans olmadı kimse için. İran bir istisna. İran’a bağlı devlet dışı silahlı organizasyonlar ya zayıflatıldı ya da tasfiye edildi.
Gazze İsrail’in istediği gibi sonuçlandı. Hamas er geç tasfiye edilecek. Gazze’nin kaderini artık ne Hamas ne Filistinliler belirlemeye muktedir. İran’a yapılan saldırının uranyum zenginleştirme programıyla ilgisi var elbette, ama mesele sadece bu değil. İsrail’in belki de yüzyıl sonrası için güvenliğinin sağlanması planın önemli bir parçası. Filistin’in Arap desteği İbrahim’i Anlaşması’yla epey budandı.
Filistin kimsenin umurunda değil artık, Trump ve Netanyahu’nun insafına kalmış her şey.
Olup bitenlerin Kürtlerle alakası ise elbette çok daha köklü sonuçlar doğurdu ve doğurmaya gebe. Bu konudaki güncel ve anlık değerlendirmeler yetersiz kalabilir. Tarihi ve köklü bir okuma yaptığınız zaman ise, bu okuma, bir düzen kurma demek olan ve iki imparatorluk arasında yapılan 1639 Kasr-ı Şirin anlaşmasından başlar, bir paylaşım anlaşması olan Sykes-Picot anlaşmasına kadar gelir. Irak’ta Baasçılığın sona ermesi Güney Kürdistan’da bir federasyonla sonuçlandı. Sykes-Picot sona erdi. İran savaşının sonu, Kasr-ı Şirin’in de sonu olarak görülebilecek gelişmelere yol açabilir. Suriye’de Baasçılığın sona ermesi, Rojava’da şimdilik esnek bir otonomiyle sonuçlandı.
Ve daha ilginci bütün bu gelişmeleri güvenlik temelli okuyan Türkiye’yi yeniden Öcalan ve PKK’yle çözüm aramaya sevk etti. Ama yeri gelmişken Türkiye’nin bu tarihi süreci ‘terörsüz bölge’ ve ‘Terörsüz Türkiye’ olarak okumasının yanlış sonuçlara götürebileceğini söylemek isterim. Buna bağlı olarak işlerin Öcalan ve PKK’yle çözüme kavuşacağına inanmak hayal kırıklığı yaratabilir. Çünkü Kürt meselesi PKK meselesinden ibaret değildir.
Burada önemli olan husus, Ortadoğu’da yeni bir düzen kurulurken, düzenin inşa edileceği ülkelerde Kürt siyasi dinamiğinin Kürt uluslaşması ve birlik arayışı temelinde görünür hale gelmiş olması ve hesaba katılmak zorunda olmasıdır. Kürtleri öteleyerek İran’da da birer Kürt meselesi olan başka ülkelerde de, şüphesiz rejim ve mevcut tercihler ne değişebilir ne korunabilir. Dolayısıyla bu değişim yüzyılında her ne, ve nasıl değişecek olursa olsun mesele bir Kürdistan ve Kürt meselesi olarak tarih sahnesine çıkıyor. Bu benim açımdan tarihi bir okuma, katılır veya katılmazsınız o ayrı bir şey tabi.
Kürt-Amerikan ittifakı söylendiği gibi taktiksel bir durum değil
İlhan: Tom Barrack’ın son Irak, Suriye, Kürdistan Bölgesi ve Rojava görüşmelerinde İran’a yönelik saldırılar gündeme geldiği ifade edildi. Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?
Miroğlu: Barrack önemli bir aktör. Son diplomatik görüşme ve faaliyetleri ve mesaileri genellikle Kürdistan ve ilgili aktörler arasında geçti. Her ne kadar bazı açıklamaları Kürt kamuoyunda çok eleştiri almış olsa da. Barack’ın başta Güney Kürdistan olmak üzere Rojavalı aktörleri bilgilendirmiş olma ihtimali yüksek. Çünkü bazı sarsıntılar geçirmiş olsa da Kürt- Amerikan ittifakı söylendiği gibi taktiksel bir durum değil, stratejik bir durum. Öyle olmak zorunda. İran’a savaş açan ABD bu savaşın Erbil ve başka yerlerde Kürtlere verebileceği hasarı hesaba katması çok normal. Sizinle röportaj yaparken Erbil’deki ABD üslerinin bombalandığı haberleri geliyordu. Kaldı ki İran bunu saldırıya uğramadığı zamanlarda da yapıyor ve Kürt sivillerin Erbil’e atılan füzelerle hayatını kaybettiği zamanlar oluyor.
Suriye’de benim itirazlarımın haklılığı doğrulandı
İlhan: Rojava’daki olayları nasıl değerlendiriyorsunuz? AK Parti’ye yönelik tepkileriniz daha objektif ve sertti; bu konuda bir uyarı aldınız mı?
Miroğlu: Rojava dahil, Bugüne kadar yaptığım hiçbir siyasi yorum için parti yönetiminden resmen yazılı veya sözlü bir uyarı almadım. Uyarı almadım ama parti yönetiminden birilerinin davet edip ne diyorsunuz gelin konuşalım demesini beklerdim, bu bana bir şey katmazdı, ama partiye bir şeyler kazandırır, halihazırda yürütülen Kürt politikasına bir ihtimal belki bir katkısı bir faydası olurdu. Bu olmadı, ama partinin periferisinde hatta içinde yer alan bazı arkadaşlar, cemaatlerine veya parti içindeki gruplarına kendilerini ispat yarışına girebiliyorlar. Sosyal medyadaki linç kampanyalarına katkı sunuyorlar, kale almıyorum, çok gençler, Miroğlu’nu eleştirme heveslerini boğmayayım, olsun diyorum.
Ben Suriye’de ‘Kürt anasını görmesin’ politikasını AK Partiye de Türkiye’ye de layık bulmadım. Neo- İttihatçı hezeyanlara kırmızı kart gösterdim. Suriye’de hem Şara’ya hem Mazlum Abdi’ye abilik yapmak mümkün dedim. Süreçte çok tehlikeli sınamalar yaşandı biliyorum. Neo- İttihatçı gruplar ve İslami kesimler arasındaki işbirliğinin aktörleri, hükümeti Suriye’de sıcak bir çatışma içine girmeye bile ikna etmeye çalıştı. Her sabah orduyu, gıyabında ama Kamışlo’ya Kobani’ye sokup durdular. Suriye’de benim itirazlarımın haklılığı doğrulandı, bana o yeter.
Gerçekleşebilseydi, Bu Suriye’de Türkiye’ye kendi Vietnam’ını hediye etmekten farksız bir durum olurdu. Başaramadılar. Sonuçta bir anlaşma oldu ama ABD’nin himayesiyle oldu. Girelim Suriye’ye silip süpürelim diyenler bir daha yenilgiye uğradılar ve biz haklı çıktık.
“Orta Doğu’da Kürtlerin talepleri karşılanmadan barış ve istikrar olmaz”
İlhan: Rojava’da bir Kürt statüsü olursa, Orta Doğu’nun barış ve istikrarına katkı sağlar mı?
Miroğlu: Ortadoğu’da Kürtlerin talepleri karşılanmadan barış ve istikrar olmaz. Böyle bir şeyi hele bu saatten sonra kimse, aklından bile geçirmemeli. Sancılı olabilir, Kürtleri tatmin etmez filan. Nitekim Rojava’da bence Kürtlerin istediği değil, olabilecek olan oldu. Ama hiç bir şey kazanılmadı diyenlere de katılmıyorum. Sonra sahada elde edilenlere bakarak da yorumlamamak lazım. Münih Konferansı bile tek başına Rojava dahil Kürtlerin Ortadoğu’da ve dünyada önlerinin açık olduğunu görmeye yeter. Kürt partilerinden beklenen bu muazzam değişime uygun rasyonel politikalar geliştirebilme becerilerini arttırmalarıdır. Kürt ulusal bilinci Rojava nedeniyle yükselmiş ve güçlenmiş olabilir, ama bilmeliyiz ki bu bilinç ne kadar güçlü olursa olsun, kurumsal inşayla buluşmadıkça her zaman ve çok şey eksik kalacaktır.
Sayın Mesud Barzani gayet bilinçli davrandı
İlhan: Rojava başarısız olursa, en çok zararı kim görecek? mesela Kürdistan Bölgesi zarar görür mü?
Miroğlu: Bu yüzyılın koşulları bir milleti bir yerde başarıya ulaşırken başka bir yerde başarısız kılan koşullar olarak tecelli etmiyor. Başarı da başarısızlıkta ortaktır, fatura ortak ödenir. Rojava yenilgisi Federal statüyü de hiç şüphesiz derinden etkilerdi, olumsuz etkilerdi ve Sayın Mesud Barzani bunun gayet bilincinde olarak davrandı. Orta Doğu’da yüzyıldır tartışılan mesele, her biri Kürt nüfus barındıran ülkeler için özünde bir Kürdistan meselesidir. Tabi ki çözümü her ülkenin koşullarına bağlı olarak farklı şekillerde olabilir ve öyle de oldu zaten. Kürdistan’ın devletleşmesi şu an için Kürt Partilerinin siyasi gündeminin önceliği olmasa da, meseleye sahip olan devletlerin siyasi hafızasında devlet olgusu olarak yer almaya devam ediyor. Bu bir yanıyla yüzyıl boyunca hem red ve inkar politikalarını besledi, hem Kürtlerin demokratik taleplerine karşı bazen zımni bazen yazılı anlaşmalara bağlanmış işbirliğini mümkün kıldı.
“Gelişmeler Ankara-Erbil arasındaki ilişkilere zarar veremedi”
İlhan: Kürdistan Bölgesi, Rojava’daki yönetim ile Şam arasında diplomatik düzeyde rol oynadı. Bu durum Türkiye’de bazı kesimlerde rahatsızlık yarattı; hatta “Kürdistan Bölgesi teröristlerle birlikte hareket ediyor” diyenler bile oldu.
Miroğlu: Doğru, ama bu söylediğiniz yaklaşımlar neyse ki Ankara- Erbil arasındaki ilişkilere zarar veremedi, sanırım vermeyecek de. Sayın Mesud Barzani’nin Cizre’ye gelmesi hadisesinde bu söylediklerinizi doğrulayan bir tablo yaşandı. Haksız hücumlara uğradı Kek Mesud. Halep’teki Kürt mahallerine Şam yönetiminin yaptığı saldırılar sırasında ‘durmayın Erbil’i fethedin’ diyenler bile oldu. Bütün bunların sebebi elbette ki çok eskilere dayanıyor, bugün de ‘Kürt anasını görmesin” e gelip bağlanıyor. Ama çare yok bu yüzyılda Kürt anasını görüyor ve görmeyen Kürtler de anasını görecek, önüne geçilemez.
"Kürt kamuoyu sessiz kalmadı"
İlhan: Rojava’ya yönelik saldırılar sonrası dünyanın birçok yerinde Kürtler ayaklandı ve bir Kürt birliği oluştu. Bu durum Suriye’deki gelişmelerin netleşmesinde etkili oldu mu?
Miroğlu: Evet, fazlasıyla oldu. Kürt kamuoyu sessiz kalmadı. Dünyada ve bölgede Rojava’ya kitlesel destek tamdı. Ama hatırlamak gerekirse Kobani’de ve on yıl önce de benzer bir tecrübe yaşadı Kürtler. Bu ikincisi daha güçlü bir dayanışma olarak yaşandı. Suriye’de inşa edilen süreçte bu birlik ve dayanışma gösterilerinin oldukça etkili olduğunu kabul etmek lazım. Kürt partilerinin bu durumu konjonktürel bir durum olarak değil, kalıcı hale getirilebilecek bir durum olarak değerlendirmeleri gerekir. Sanırım öyle de değerlendiriyorlardır.
“Sayın Mesud Barzani’nin ve bölgesel yönetimin gösterdiği durum çok takdir edildi”
İlhan: Başkan Mesud Barzani, Suriye’de savaşın tırmanmasını önlemek ve saldırıları durdurmak için diplomatik girişimde bulundu. Bu rol AK Parti açısından nasıl değerlendiriliyor, siz nasıl görüyorsunuz?
Miroğlu: Sayın Mesud Barzani’nin ve bölgesel yönetimin gösterdiği durum çok takdir edildi ve Kürt kamuoyuna güç ve cesaret verdi. Uluslararası diplomatik ilişki ve nüfusunu sonuna kadar seferber eden bir Mesud Barzani gördük tarih sahnesinde. Samimiyet, kararlılık ve halkına karşılık sorumluluk hepsi bir aradaydı.
“Öcalan’ın son metninde bazı kavramlar yoktu”
İlhan: PKK lideri Abdullah Öcalan’ın ikinci bir geniş mektubu açıklandı. Mektubun içeriği hakkında ne düşünüyorsunuz?
Miroğlu: Öcalan’ın daha önceki açıklamaları genellikle örgüte yönelik bir muhtevaya sahipti. PKK’nin paradigmalarının dayandığı reel sosyalizm diliyle kaleme alınmış ve kamuoyunun da anlamada zorlandığı metinlerdi. Kullanılan Kavramlar dahil, komün, komünal vb.
Bu son metinde bunlar yok. Öcalan bu metinde devlete ve muhataplarına seslenmiş sanki. Vatandaşlık tanımının etnisiteye dayalı olmayacağı fikri bir örnek mesela. Bana öyle geliyor ki, Öcalan PKK’li olmayan Kürtlerin yoğun eleştirilerine cevap demeyeyim de sanki hesaba katma gereği duymuş gibi geldi. Mesud Barzani’ye bir Kürt Ulusal Konferansı çağrısı da- doğruysa tabi- buna dahil.
Negatif dönem diye adlandırdığı dönemin kapandığını ilan ediyor. Ama negatif dönem sadece silahların susmasıyla kapanacak bir dönem değil. Elli yıl süren bir tarihi dönem. Çok acı var. Onur kırılması, ağır bedeller var. Yüzleşmeden nasıl kapanacak bu dönem, mağdurlara tek söz söylemeden! Açıklama bu yönüyle mağdurlardan oluşan- ki meclisteki komisyonda da dinlendi bu insanlar- kamuoyundaki beklentileri karşılamaktan uzak.
Ve bu ciddi bir mesele. Eleştirilere gelen somut bir cevap hem Öcalan’ın metninde hem diğer muhataplardan yok. Söylenen şu genellikle bu süreç silahsızlanma süreci, demokratik ilerlemeler ve diğer konular başka bir çalışma alanının ve silahların kesin olarak bırakılmasından sonra başlayacak dönemin konusu. Kamuoyunun bu türden açıklamalara güven duymadığı yapılan anket çalışmalarında ortaya çıkıyor. Sürecin bir güven sorunu olduğu muhakkak.
“Silahlı savaş stratejileriyle tekrar başa dönme şansı ve ihtimali artık yok”
İlhan: Türkiye’de Kürt sorunundan kaynaklı savaş, çatışma ve şiddet ortamının sona erdiğini; asker, polis ve sivillerin ölümünün artık durduğunu söyleyebilir miyiz?
Miroğlu: Muhtemelen söylenebilir bu. Silahlı mücadele koşulları bana göre sadece Kürtlerin tercihleri itibariyle değil, Türkiye’nin tercihleriyle de değil, tarihi şartlar nedeniyle sona erdi. İstenmez böyle bir şey, ama diyelim ki süreç sona erse bile PKK veya başka bir örgütün silahlı savaş stratejileriyle tekrar başa dönme şansı ve ihtimali yok. Aklı başında Kürt gençleri Kürtlerin Ankara’da güçlenmesine kafa yoruyor artık. Ve elli yıllık mücadele bunun silahlı mücadele yoluyla gerçekleşemeyeceğini göstermiş olmalıdır. Orta Doğu’da vekalet savaşları sona ererken, herhangi bir örgütün ulusal çıkarlar uğruna savaşma şansı ihtimal olmaktan çıktı, çıkıyor. İran söz konusu olduğunda Kürtlerin İran’da ABD desteğiyle rejime karşı savaşa sokulacağı düşünülüyordu, bugün Amerika kendi savaşıyor İran’la.
Tabi meşru müdafaa durumları olabilir. Peşmerge gücü var mesela, ama bu güç Kürdistan’ı korumak için var. Bir yere saldırmak için değil.
Kürtlerin ulusal haklarının elde edilmesi için sivil siyaset, diplomasi, kültür ve ekonomi alanları büyük ölçüde ve bilhassa Türkiye’de açık.