PARÇALANMIŞ TOPRAK, BÖLÜNMÜŞ BİLİNÇ; KÜRD ULUSAL UYANIŞININ ZORUNLULUĞU
I. Tarihin bıraktığı yara
Bir halkın kaderi bazen savaş meydanlarında değil, imzalanan antlaşmaların satır aralarında belirlenir. Kürt halkının kaderi de böyle belirlendi. Med İmparatorluğu’nun çöküşünden sonra bu topraklar üzerinde merkezi bir devlet geleneği bir daha tam anlamıyla kurulamadı; Mervani Devleti’nin kısa parıltısı dışında Kürdistan, dağ beylikleri düzeyinde parçalı bir siyasi varlık olarak kaldı. Bu, tesadüf değildi — bu, coğrafyanın ve komşu imparatorlukların çıkarlarının dayattığı bir kaderdi.
1639’da Kasr-ı Şirin’de imzalanan antlaşma, Kürdistan’ı ikiye böldü. Osmanlı ve Safevi imparatorlukları, kendi aralarındaki rekabeti sonlandırırken, üzerinde hiçbir söz hakkı tanımadıkları bir halkı sınır taşı olarak kullandılar. Ama asıl felaket, üç asır sonra geldi: Birinci Dünya Savaşı’nın enkazından doğan yeni düzen, Kürdistan’ı iki parçadan dört parçaya böldü. Türkiye, İran, Irak ve Suriye — dört ayrı sömürgeci merkez, dört ayrı asimilasyon politikası, dört ayrı inkâr biçimi.
Bu bölünmenin sonucu yalnızca coğrafi değildi. Her parça, kendi sömürgeci devletine karşı ayrı ayrı direndi, ayrı ayrı ayaklandı, ayrı ayrı kanadı — ve ulusal bir bütünlük kuramadığı için ayrı ayrı yenildi. Şeyh Said’in direnişi Ağrı’dan yalnız kaldı; Dersim’in çığlığı Mahabad’a ulaşamadı; Barzani’nin mücadelesi Kuzey’in sınırlarını aşamadı. Bugün Güney Kürdistan’da bir federal yapı varsa da, diğer üç parça hâlâ en temel siyasi haklardan yoksundur. Bu tablo, tesadüfi bir talihsizlik değil — parçalanmışlığın doğrudan sonucudur.
II. Bilinç aşınması: Asıl tehlike
Ama bu makalenin asıl meselesi sınırlar değil, sınırların içindeki zihinlerdir. Çünkü bir halkı yok etmenin en kalıcı yolu, onun topraklarını işgal etmek değil, onun kendi diline, tarihine ve kültürüne yabancılaşmasını sağlamaktır. Ve yüz yıldır uygulanan politika tam olarak budur.
Sömürgeci devletler, Kürdün tarihini ya yok sayarak ya da çarpıtarak, kendi ulusal anlatılarının hammaddesi haline getirdiler. Kürt dili “gereksiz”, Kürt kültürü “çapsız”, Kürt tarihi “yok” gösterildi — bu, kılıçla yapılan bir imhanın değil, zihinle yapılan bir imhanın yöntemidir ve çoğu zaman kılıçtan daha etkilidir. Çünkü bir halk toprağını kaybettiğinde direnebilir; ama kendi diline, kendi tarihine, kendi onuruna yabancılaştığında direnecek bir öz bile kalmaz.
Bunun karşısında durmanın yolu, her Kürdün önce kendi zihninde bir hesaplaşma yapmasından geçer. Yurtseverlik ile milliyetçilik burada ayrı kavramlar değil, tek bir bilincin iki yüzüdür: dilini her şeyin üstünde tutmak, kültürünü ilk sırada yaşatmak, tarihine sahip çıkıp onu geliştirmek, toprağını tanımak ve sınırlarını bilmek. Bunlar soyut erdemler değil, somut bir hayatta kalma stratejisidir.
III. Dil: Direnişin ilk cephesi
Bir halkın en son kalesi dilidir. Toprak işgal edilebilir, devlet ele geçirilebilir, ama bir dil yaşadığı sürece o halkın ruhu yaşar. Bu yüzden dil meselesi, Kürt mücadelesinde tali değil, merkezi bir cephedir.
Pazarda, evde, sokakta, işte — her Kürdün kendi dilini önceleyerek yaşaması, zorunlu olmadıkça Arapça, Farsça ya da Türkçeye başvurmaması, bir nostalji meselesi değil bir direniş pratiğidir. Yabancı bir dil öğrenmek elbette kötü değildir; entelektüel bir zenginliktir. Ama esas olanın kendi dili, kendi kültürü, kendi tarihi olduğunu unutan bir halk, yavaş yavaş kendi varlığından da vazgeçer. Bu bilinçle yaşamak, her Kürt için bir görev, bir mücadele biçimi olarak kabul edilmelidir.
V. Komşuluk, kardeşlik değil
Belki de en çok yanlış anlaşılacak, ama en çok gerekli olan tespit şudur: hiçbir halk başka bir halkın doğal kardeşi değildir. Arap, Fars ve Türk halkları Kürdün düşmanı değildir — ama kardeşi de değildir. Bunlar komşudur, ve ilişki komşuluk hukuku çerçevesinde kurulmalıdır.
Bu ayrım önemlidir, çünkü tarih boyunca “kardeşlik”, “din birliği” ya da “ortak köken” söylemleri, çoğu zaman Kürt siyasi taleplerini bastırmanın bir aracı olarak kullanılmıştır. “Biz zaten kardeşiz” cümlesi, çoğu zaman “senin ayrı bir talebin olamaz” cümlesinin örtük hali olmuştur. Bir halk, kendi çıkarlarını net bir şekilde tanımlamadan, kendini başka bir halkın anlatısına ödünç vermeden ayakta duramaz. Komşuluk saygı gerektirir, sömürüye rıza değil.
V. Sonuç: Bilinçli bir ulus olma zorunluluğu
Kürt halkının önündeki tarihsel görev açıktır: parçalanmışlığın getirdiği dezavantajı, ulusal bilincin gücüyle telafi etmek. Bu, ne bir gün içinde ne de tek bir siyasi hamleyle gerçekleşecek bir şeydir. Bu, her bireyin kendi dilini, kendi tarihini, kendi kültürünü günlük hayatının merkezine koymasıyla, küçük küçük, ama kararlılıkla inşa edilecek bir bilinçtir.
Yüz yıllık inkâr ve asimilasyon politikaları, ancak bu kadar köklü ve kesintisiz bir ulusal bilinçle boşa çıkarılabilir. Aksi hâlde, ne toprak ne de siyasi statü, kaybedilen dili ve tarihi geri getiremez. Mücadele, önce zihinde kazanılır — ya da hiç kazanılmaz.
Bu yazıdaki görüşler tamamen yazarın şahsına münhasırdır; RûpelNews'in yayın politikasıyla bağdaşabilir veya farklılık gösterebilir. Kurumumuz içerikten sorumluluk kabul etmez.