Hafıza ve Kurumsuzluk: Kürdün Talihsizliği
Bir halkın hafızası nedir?
Hafıza yalnızca geçmişte yaşananların toplamı değildir. Bir halkın tarihi, dili, kültürü, inancı, coğrafyası, yarattığı değerler, yaşadığı acılar ve bütün bunlardan süzerek geleceğe taşıdığı ortak birikimdir. Kısacası hafıza, bir halkın kim olduğunu, nereden geldiğini ve nereye yürüdüğünü bilmesidir.
Hafızasını yitiren bir halk yalnızca geçmişini kaybetmez; bugününü anlamlandırma ve geleceğini kurma gücünü de zayıflatır.
Kürtlerin tarihsel talihsizliği de burada başlar.
Binlerce yıllık köklü bir geçmişe sahip olan Kürtler, kendi tarihlerini koruyacak, yazacak ve kuşaktan kuşağa aktaracak süreklilik taşıyan kurumlar oluşturmakta zorlanmışlardır. Bu nedenle geçmişin önemli bir bölümü kişisel hafızalarda, sözlü anlatılarda, ağıtlarda, destanlarda ve aile hikâyelerinde yaşamış; fakat ortak ve kurumsal bir tarih bilincine yeterince dönüşememiştir.
Bunun sonucu açıktır: Kürt insanı çoğu zaman bugünü yaşarken, yaşadığı bugünün hangi tarihsel sürecin devamı olduğunu bilmekten uzak kalmıştır. Dedelerinin, ninelerinin, köylerinin, şehirlerinin ve halkının birkaç kuşak önce ne yaşadığını bilmeyen nesiller ortaya çıkmıştır. Böylece her kuşak, geçmişten devralması gereken hafızanın önemli bir bölümünü yeniden keşfetmek zorunda kalmıştır.
Hafıza var olmuş, fakat kurumsallaşamamıştır.
Burada yalnızca devletsizlikten söz etmek yeterli değildir. Çünkü tarih, devletsiz kalmış bazı halkların kendi hafızalarını koruyabildiğini göstermektedir. Demek ki belirleyici olan yalnızca devletin varlığı değil, geçmişi koruyacak ve süreklileştirecek kurumların varlığıdır.
Bu açıdan din ve dinsel kurumlar da büyük önem taşır.
Ermeniler ve Yahudiler, devletlerini kaybettikleri dönemlerde dahi kilise, manastır, havra, dini eğitim kurumları, kutsal metinler ve cemaat yapıları aracılığıyla tarihlerini, dillerini ve kültürlerini kuşaktan kuşağa taşıyabilmişlerdir. Din, onlar açısından yalnızca inanç alanı değil, aynı zamanda güçlü bir hafıza kurumu olmuştur.
Kürtler ise İslam’la güçlü bir biçimde bütünleşmelerine rağmen, dini kurumlarını kendi dillerinin, tarihlerinin ve kolektif hafızalarının taşıyıcısı haline getirmekte aynı ölçüde başarılı olamamışlardır. Dini hayat büyük ölçüde Arapça üzerinden yürümüş; yazı ve eğitim dünyası da uzun süre bu çerçevede gelişmiştir. Kürtler Arapçanın dinsel ve kültürel dünyasından yararlanmış, fakat kendi dillerini aynı ölçüde güçlü ve sürekli bir yazı, eğitim ve kültür kurumunun merkezine yerleştirememişlerdir.
Dolayısıyla Kürtlerin talihsizliği yalnızca devletsizlik değil; devletsizlikle birleşen kurumsal ve dinsel hafıza eksikliğidir.
Elbette bu, Kürtlerin kültürel üretimden yoksun olduğu anlamına gelmez. Tam tersine, özellikle 1600’lerden itibaren Melayê Cizîrî, Feqiyê Teyran ve Ahmedê Xanî gibi büyük isimler Kürt dilinin ve düşünsel hafızasının önemli taşıyıcıları olmuşlardır. Ahmedê Xanî’nin Mem û Zîn’i, edebi değerinin yanında dil, kimlik, siyasal birlik ve toplumsal bilinç üzerine önemli bir düşünsel miras bırakmıştır.
Fakat bu mirasın temel sorunu, kurumsal bir sürekliliğe dönüşememiş olmasıdır.
Beylikler vardı; fakat bunlar bütün Kürt coğrafyasını kuşatan kalıcı kültür kurumlarına dönüşemedi. Medreseler vardı; fakat yaygın ve merkezi bir eğitim sisteminin temelini oluşturamadı. Büyük şairler ve âlimler yetişti; fakat onların bıraktığı mirası düzenli biçimde koruyacak, geliştirecek ve sonraki kuşaklara aktaracak sürekli kurumlar oluşmadı.
Bu nedenle Kürt hafızası zengin olmasına rağmen parçalı kaldı.
Aşiretin hafızası çoğu zaman aşiret sınırlarında, bölgenin hafızası bölgesel çevrede, ailenin hafızası ise aile içinde kaldı. Sözlü kültür çok güçlü bir taşıyıcı oldu; ancak yazı, arşiv, okul ve araştırma kurumlarıyla desteklenmediğinde hafıza zamanla eksildi, değişti ve bazı bölümleri unutuldu.
Bu yüzden “Kürtlerin hafızası kıttır” demektense, “Kürtlerin hafızasının kurumsal taşıyıcıları kıttır” demek daha doğrudur.
Sorun geçmişin olmaması değil, geçmiş ile bugün arasındaki bağın zayıflamış olmasıdır.
Kökleri derinde olan bir ağacın dallarının kuruması gibi, Kürtlerin de tarihsel kökleri derin olmasına rağmen bu köklerle bugünkü kuşaklar arasındaki bağ birçok yerde kopmuştur. Bu kopuş, yalnızca tarih bilgisinde değil, kimlik ve gelecek tasavvurunda da boşluklar yaratmıştır.
İşte bu nedenle hafıza aynı zamanda bir direnme biçimidir.
Hatırlamak, yalnızca geçmişi bilmek değildir. “Biz vardık, burada yaşadık, bunları yaşadık ve bütün bunların bir tarihi var” diyebilmektir. Başkalarının yazdığı tarihin içinde kaybolmamak, kendi hikâyesini kendisi anlatabilmektir.
Bu nedenle Kürtler açısından mesele yalnızca geçmişi yeniden öğrenmek değil, hafızayı yeniden kurumsallaştırmaktır.
Sözlü tarih kayıt altına alınmalı, aile ve yerel hafızalar araştırılmalı, arşivler oluşturulmalı, Kürtçenin bütün lehçelerindeki kültürel miras derlenmeli, mezar taşları, yazıtlar, edebi eserler ve medrese mirası korunmalı; bütün bunlar yeni kuşaklara aktarılmalıdır.
Çünkü hafıza kendiliğinden korunmaz.
Hafıza yazılır, korunur, öğretilir ve kurumlaşır.
Kürtlerin önündeki tarihsel görev de budur: Dağınık hafızayı ortak hafızaya, sözlü mirası yazılı mirasa, bireysel hatırayı toplumsal tarihe ve tarihsel birikimi kurumsal bilince dönüştürmek.
Kürdün talihsizliği tarihinin olmaması değildi.
Talihsizlik, sahip olduğu büyük tarihin kendisine yeterince ulaşamamasıydı.
Şimdi yapılması gereken, o kopmuş bağları yeniden kurmaktır. Geçmişi bugüne, bugünü geleceğe bağlayan bir hafıza köprüsü kurmak…
Çünkü bir halkın geleceği, yalnızca ileriye ne kadar baktığıyla değil, arkasında ne kadar güçlü bir hafızayla durabildiğiyle de belirlenir.
Bu yazıdaki görüşler tamamen yazarın şahsına münhasırdır; RûpelNews'in yayın politikasıyla bağdaşabilir veya farklılık gösterebilir. Kurumumuz içerikten sorumluluk kabul etmez.