Dr. Sharo Garip: Entegrasyon, kolonyalizmin başka bir formda devamıdır
RûpelNews - Siyaset bilimci ve sosyolog Dr. Sharo Garip, Türkiye’deki süreci, Rojava’da yaşanan gelişmeleri, Kürtlerin self-determinasyon hakkını ve Abdullah Öcalan’ın İdris-i Bitlisî-Yavuz Sultan Selim ittifakına ilişkin değerlendirmelerini RûpelNews’in soruları üzerine değerlendirdi.
Kürt akademisyen Dr. Sharo Garip, Suriye’de dengelerin kırılgan olduğunu ve katliamların olası olduğunu belirtti.
“Tarihten ders çıkarmayanlar için tarih tekerrür eder” diyen Garip, Kürtlerin bir kitlesel psikoz (çıldırmışlık hali) içinde olduğunu” vurguladı.
Dr. Garip, Kürtlerin kendi siyasi yapılarına karşı ciddi bir güvensizlik yaşadığını Rojava’da kazançlı çıkanların Şam ve Türkiye, kaybedenin ise Kürtler olduğunu ifade etti.
“Bu bir barış süreci değil, silahsızlandırma ve teslim alma sürecidir”
İhsan Yalın: Öncelikle Türkiye’de yürütülen süreçle başlamak istiyorum. Devlet sürece “Terörsüz Türkiye” adını verdi, siyasetçiler ve yetkililer bunun “terörün bitirilmesine dönük bir süreç olduğunu” her fırsatta vurguluyor. Ancak Kürt cenahında bu bir “barış süreci” olarak görülüyor. Hangisi doğru?
Dr. Sharo Garip: Bu ne bir barış süreci ne de Kürt meselesinin çözümüdür, bu kolonizasyonu konsolide etme ve rafineleştirme girişimidir. Evet sürece kabaca karamsar yaklaşanlar, iyimser yaklaşanlar temkinli yaklaşanlar olarak kategorize edebiliriz. Hakikat araştırmalarında önemli olan şey duygularımıza, ideolojik tarafgirliğe ya da kişisel konforumuzun esiri olmadan maddi gerçekliğin farkları ve göstergeleriyle açıklamaya çalışmak gerekiyor. Kısaca sürecin öncellikle yapısına bakarken Marx’ın deyimiyle “Radikal olmak gerekiyor” yani sorunları kökünden kavramak lazım. Bu nedenle sürecin çıkış nedenleri, amaçları, zaman-mekan, aktörlere ve işleyiş mekanizmalarına bakmak gerekiyor. Bu sürecin asıl amaçlarından biri “Terörsüz Türkiye -Terörsüz Bölge” olarak açıklandı. Peki ne zaman? Ortadoğu’da jeopolitik güç dengelerinin değişmeye başlamasıyla! Suriye’de ve daha sonra İran’ın Ortadoğu’da büyük aktör konumunun sarsılması muhtemel bir rejim değişikliğinden oluşan boşluktan Türkiye, Erdoğan’ın deyimiyle “Bir kez daha devaju yaşanmayacak” dedi. Yani Güney Kürdistan gibi bir statüye fırsat vermeyeceklerini ifade etti. Hülasa Türkiye’de ve bölgede statüsüz Kürt-Kürdistan hedeflendi. Bu sürecin ikinci hedefi ise Türkiye’nin; Orta Asya’dan Çin, Hindistan’a hatta Afrika sınırlarına kadar (Somali-Sudan gibi) küresel olmasa da bölgesel bir emperyal güç olmak hevesi var. Burada açılan ilk kapı ise Kürdistan’dır ve oraları tekrar kolonize etmektedir. Bu süreç bir barış süreci değil Apocu hareketi silahsızlandırma ve teslim alma sürecidir. Yani mekânsal olarak 4 parça Kürdistan’da jeo-politik bir tahakküm hedeflenmektedir. Aktörlere gelince; ortada aslında sadece bir aktör var Öcalan’ın da ifade ettiği gibi süreç devletin kontrolünde yürütülüyor yani devletin ihtiyaçlarına göre dikte ediliyor. O yüzden Kürt tarafı diye bir taraf yok. Öcalan devletin bir memuru-müsteşarı gibi kendisinin ve kendisine dikte edileni Kürtlere dikte etme görevi var. İşleyiş mekanizması ise şeffaf değil ve koordineli yürütülüyor. Yani Suriye’deki entegrasyon ve Türkiye’deki entegrasyon ve silahsızlandırma Türkiye Cumhuriyeti, PKK-PYD, ENSK ve Colani (Ahmed El Şara) ile birlikte yürütülmektedir. Öcalan’ın 27. Şubat 2025 deki statüsüz Kürt-Kürdistan deklarasyonundan (ki bu bütün PKK bileşenlerini kapsar dedi) 1 ay sonra içeriğinde Türkiye ve Öcalan’ın rol oynadığı 10 Mart 2025 antlaşmasını da Mazlum Abdi alelacele imzalamıştı. Dikkat edilirse PJAK’ın silahsızlandırılması şimdilik gerekli görülmediği için konu edilmemektedir. İran’daki gelişmelere göre Mazlum Abdi’nin yaptığı gibi PJAK da Türkiye’nin hassasiyetleri, daha doğrusu çıkarları doğrultusunda konumlandırılacaktır. Çünkü Öcalan, partisine sunduğu perspektifte Türkiye ile hareket edeceklerini ve bunun aklın gereği olduğunu söylemişti. Bütün bu veriler ışığında ve dünya örneklerine baktığımızda, bu ne bir barış süreci, ne de Kürt meselesinin çözümüne yönelik bir süreçtir. Bu bir kolonizasyonun değişik araçlarla derinleştirilmesi ve konsolide edilmesidir.
“Kürtler kendi siyasi yapılarına karşı da ciddi bir güvensizlik yaşıyor”
Yalın: Silahların devreden çıkması Kürt siyaseti ve toplumunda nasıl dinamikleri ortaya çıkarır? Öngörünüz nedir?
Garip: Savaş prenslerinin barış prensleri olmaları, diktatörlerin de demokrasi getirme olasılığı oldukça düşüktür.
“Kürt siyaseti” kavramı eskiden benim de sık kullandığım bir kavramken şimdi daha temkinli ve dikkatli kullanma gereği duyuyorum. Çünkü DEM Parti’ye Kürt siyaseti demek doğru değildir. Nitekim kendileri ısrarla biz Kürt partisi değiliz diyorlar. DEM Parti’nin içindeki siyaset mühendisliği ve karar alma mekanizmaları Mithat Sancar, Sezai Temelli, Saruhan Oluç, Tülay Hatimoğulları… gibi kolonyal kayyımlar tarafından yürütülüyor. PKK/PYD ve PJAK da uzun zamandır bir ulusal kurtuluş hareketi olmadıklarını sürekli dile getirmişlerdir. Zaten bütün isimlendirmelere bakarsanız, YPG (Yekîneyên Parastina Gel), YPJ (Yekîneyên Parastina Jinê), PJAK (Partiya Jiyana Azad) , HPG (Hezên Parastina Gel) halk koruma birlikleri adı altında yürütülen faaliyetler hangi “halk” adına yürütülüyor, muğlaklaştırılmıştır. Ayrıca ne Kürt milletinin kültürünü, dilini aşağılayan onlara hiçbir kollektif hakkı uygun görmeyen bir lider, ne de “Bütün dünyanın gücü elimizde olsa biz Kürdistan da bir Kürt devletinin kurulmasına izin vermeyiz” diyen bir örgüt (PKK ve bileşenleri) Kürtlerin önderliği diye adlandırmak tarihsel sosyolojiye ve akla uygundur. Bu kolonyalizmin bu dönemde geliştirdiği yeni bir stratejisidir, yani Türk-İslam sentezinin yanına Türk-sol sentezi, Türk-Alevi sentezi gibi yeni kolonyal teknikler geliştirilmiştir. Gelelim silahların devreden çıkarılmasına. Öncellikle şunu belirtmek gerekir ki bir örgüt silahlı mücadeleyi sonlandırdığını ve Öcalan’ın deyimiyle devlet ve toplumla bütünleşmek istediğini ve bu yoldan geri dönüş olmadığını deklere etmiştir. Silaha sarılanlar kimseye danışmak zorunda olmadığı gibi silahı bıraktıklarında kimsenin onlara bir şey söylemeye hakkı yoktur. Fakat esasa ve usule ilişkin problemi olan yasanın kendisidir. Öncellikle yasa başka benzeri örneklere böyle bir düzenleme getirmediğinden dolayı eşitlik ilkesine aykırıdır. Ayrıca yasa “terör” örgütünün üyelerinin suçlarını affetmiyor sadece erteliyor. Kürdistan’a ya da Türkiye’ye dönecek olan Kürt gençleri için bu bir Demokles kılıcıdır. Başka önemli bir boyut ise Öcalan, feshettiği hareketin yönetimi ve DEM Parti, Apocu hareketin bir terör örgütü olduğunu imzaladılar. Dolayısıyla uluslararası yasalar önünde de kendilerini suçlu duruma dönüştürdüler. Cemil Bayık ve örgütün diğer yöneticileri birçok mülakatta Kürdistan diye bir amaçlarının esasen olmadığını bunu bir araç- taktik olarak kullandıklarını açıkladılar. Bu Birleşmiş Milletler Güvenlik Kurulu’nun ilkelerine göre bir suçtur. Çünkü hangi savaşların-çatışmaların meşru olduğu orada belirtilmiştir. Bunlardan biri de bir milletin işgal durumunda kendini savunmasıdır (Ultima Ratio). Dolayasıyla biz demokrasi için savaştık, komün için savaştık gerekçesi amaç için kullanılan metodu (silahı) gayrimeşru ya da savaş suçu kılar (Justus Modus Belli Gerendi: Aracın ve amaca uygunluğu). Buradan çıkan sonuç Kürt ulusunun hak mücadelesinin ucuzlatılmış ve terörize edilmiş olmasıdır.
Şunun altını özellikle çizmek gerekiyor. Türkiye Cumhuriyeti’nin yöneticileri devletin kuruluş felsefesinden vazgeçmediklerini her vesileyle dile getirmektedirler. Dolayısıyla Türkiye Cumhuriyeti devletinin Kürdistan’da silahları üstelik bugün 4 parça Kürdistan’da devrededir. Ayrıca Devlet Bahçeli ve Mehmet Uçum, fiziki silahların bırakılması yetmez fikri silahlarında bırakılması gerekir derken Öcalan ve örgütünden Kürtleri zihni ve ruhi olarak silahsızlandırmalarını istiyor. Yani mutlak bir kapitülasyon (Endlösung-nihai çözüm) isteniyor. Silahların Kürt tarafında devreden çıkması nasıl dinamikler ortaya çıkarır kısmına gelince; Apocu hareket 50 yıl içinde Kürdistan’da Türkiye Cumhuriyeti’ne paralel bir totaliter yönetim geliştirdi. Bütün totaliter yönetimler gibi Apocu hareket de Kürdistan’da bir felakete yol açtı. Yani şaibeli ölümler, tek tip insan yaratma, muhalefet yasağı vesaire. Örneğin Öcalan ve Apocu hareket amaçlarının Suriye ve Türkiye’de cumhuriyeti demokratikleştirmek olduğunu söylüyorlar (Bunu İran için de söylüyorlar). Lakin savaş prenslerinin barış prensleri olmaları, diktatörlerinde demokrasi getirme olasılığı oldukça düşüktür. Suriye ve Türkiye Cumhuriyeti kurulduklarından beri hiç bir zaman demokratik olmadılar. CHP’ye ya da Yeni Parti, Ekrem İmamoğlu hatta bir genç stand-up’çıya tahammül etmeyen bir rejiminin icraatlarına bakıldığında otoriter rejimin demokratikleşmeden ziyade kendini giderek konsolide ettiğini iddia etmek mümkündür. Ayrıca kendisi demokrat olmayan Öcalan ve iradesini tek adama üstelikte esir olan birine teslim eden Apocu hareket (PKK, PYD, PJAK) ve DEM Parti’nin demokrasi geleneğinden ziyade bir diktatörlük geleneği vardır. Kaldı ki bu totaliter rejimleri demokratikleştirmeye de güçleri yetmeyeceği gibi bu vazife ve yükü de Kürtlere taşıtmaya hakları yok. Ama enkazın altında kalan Kürt ulusu, anneler, gençler ve Kürt değerleri oldu. Evet silahlar devreden çıkmıştır ama Kürt toplumu ne Apocu hareketin laboratuvarından tahakkümünden, ne de kolonyalist devletin tahakkümden tamamen kurtulmuş değil. Fakat iletişim tekniklerinin verdiği imkanlar ve son dönemde Apocu hareketin kendini ifşa eden açıklamaları ve siyasi faaliyetleri itirazların yükselmesini mümkün kılmıştır. Çünkü Güneybatı Kürdistan’da halkın hafızasında Mahabad’ınkinden daha uzun 14 yıllık bir öz yönetim deneyimi var. Kolonyalizmi ve self-kolonyalizmi sindirmek Kürtler için bunca ölümden sonra çok kolay olmayacak.
“Kitlesel Psikoz ve özgür aklın aşağılanması”
Yalın: Bu süreçle birlikte Kürtler yeni bir dönüşüm sürecine mi giriyor yoksa azımsanmayacak bir kitle tarafından duyulan “kandırılma” endişesi haklı mı? Özellikle Rojava’da yaşananları göz önünde bulunduracak olursak, tarih tekerrür mü ediyor yahut yeni bir fırsat mı söz konusu?
Garip: Evet tarihten ders çıkarmayanlar için tarih tekerrür eder. Bu yüzden de Avrupalıların Kürtler için kullandığı bir terim var: Başkalarının sınır bekçileri, sanırım tarih bunu doğruluyor. Biz Suriye’yi böldürmeyiz, İran’ı böldürmeyiz diyen bir Kürt yönetici sınıfı var, hem de Kürt çocuklarının kanıyla. Fırsatlar göz göre göre heba edilmiş ve başkalarına peşkeş çekilmiştir. Bu başlı başına bir trajedi ve travmadır. Son olarak Suriye ordusu Haseke Tugayında görev yapan Kürt savaşçı Sipan Hiznî’nin kaçırılıp öldürülmesinin ardından protestolarda gene vahşi saldırılarda hapishane yangınında onlarca Kürt genci yöneticilerinin kendilerine yasattığı bir felakettir. Şam’da müsteşar olan Mazlum Abdi’ye verilen görev Kürtleri korumak yerine, onları sakinleştirmek, telkinlerde bulunmak, boyun eğdirmek ve Şam hükümetine görevi gereği, olası gelişmelerde nasıl davranmaları gerektiği yönünde akıl vermektir.
Radikal olmaya devam edelim ve kendimizle yüzleşelim. Öncellikle yasadığımız çağ tekniğin gelişim hızına ayak uydurmakta zorlandığımız ama aynı zamanda kaynakların tükendiği, dolayısıyla açlığın yoksulluğun yanında acımasız hybrid savaşların yürütüldüğü ve erdemlerin, değerlerin aşındığı bir çağ. Yani kaotik ve kriz ortamının uzun sürdüğü ya da süreklileştirildiği bir çağ, canavarlar yaratabilmektedir. Bu canavarlar diktatörlerden başkası değil elbette. Öncellikle canavarlar çağı yeni değil, her çağ kendine has canavarlar yarattı. Firavunlar, Moğollar, Nero vs. Burada modern çağların önemli bir kavramı kitle kavramının altını çizeyim. Elbette diktatörlüklerin felaketine sadece biz maruz kalmadık. İkinci Dünya Savaşı’nda filozoflar ve müzisyenler ülkesi olan Almanlar, gene hukukun ve Roma medeniyetinin, Rönesans’ın ülkesi olan İtalya da bu totaliter rejimlerin yıkımına maruz kaldılar. Ama buna rağmen kitleler bunu destekledi çünkü Hitler’in Nazi hareketi de Duce’nin (Mussolini’nin) hareketi de bir kitle hareketiydi. Birçok filozof sosyolog ve de psikolog kitlelerin nasıl bir kör itaatle Nazi ve faşizminin hatta aynı şekilde Stalin’in totaliter sosyalizminin arkasından gittiğine ilişkin kitle psikolojisi veya ruhunun önemli bir rol oynadığını iddia ettiler. Yani yıllarca korku panik ve sistematik propaganda altında kalanlar realite kaybına uğrayabilir. Böylelikle kitle içinde bireyin sorgulayıcı aklı değil daha çok kitleye hakim olan düşünce, heyecan ve duygular yöne verir. Bu yapıcı eylemlere yol açabileceği gibi, yıkıcı bir vahşete de yol açabilir. Totaliter rejimlerde indoktrinasyon ve propaganda nedeniyle genelde yaşanan ikincisidir. Buna kâbus ya da çıldırmışlık hali denilmektedir. Yani Psikologların terminolojisinde bir salgın gibi yayılan Kitlesel Psikoz hali denilmektedir. Kürt milleti, bir yandan Apocu diğer yandan kolonyal rejimlerin totaliter baskı korku ve propagandalarıyla realiteyi kaybetti ve bir Kitlesel Psikoz yaşamaktadır. Örneğin Helin Ümit’in (Nilüfer Çoban) “Rojava’ya ABD statü verecekti biz engelledik” söylemine karşı kitle halen onları felakete götüren hareketi kitlesel olarak desteklemektedir. Çünkü realite kaybı var. Ya da birkaç gündür Apocu hareket 5-7, 10 yıl evvel ölen 1000 kişilik toplu mezarlıklar gibi toplu ölüm listeleri açıklıyor. PYD esirlerinin ölülerinin sayısını bilmiyor ve esirlerini bile almadan hızlıca entegre oluyor. Nurettin Demirtaş’ın “Bütün dünyanın gücü elimizde olsa biz Kürdistan’da devlet kurmayız” gibi söylemlere rağmen bu yıkımın sorumlularına olan kör bağlılık halen devam ediyor. Kürtler bu kitlesel psikoz (çıldırmışlık), başka bir deyişle bu kabustan çıkılabilmiş değil. Almanlar ancak yenildiğinde kâbustan çıkıp realiteyi ve yıkımı gördüler. Mezarları köylerinden daha büyük olan Güneybatı Kürdistan’da sanırım yıkımın büyüklüğü ve kayıplar gündelik hayatta halen yaşandığı için bu çıldırmışlık halinden uyanmanın emarelerini, itirazlarda, protestolarda cılız da olsa görüyoruz. Burada Kürtler sadece Ankara ve Şam hükümeti tarafından kandırıldıkları hissine sahip değiller, aynı zamanda Halep, Deyrizor kırılmaları ve sonrasında kayıp esirler, yıllar sonra açıklanan ölümler ve en son Kamışlo-Haseke’de gelişen skandal olaylardan sonra kendi siyasi partilerine karşı da ciddi bir güvensizlik gelişti. 100 yıldır Türk devletinin uyguladığı metotlar ve devlet zihniyetinde ise zerre değişiklik yoktur ve bunu saklamıyorlar. Oysaki bilimde 100 kez yaptığın denemeden hep aynı sonucu alıyorsan 101. kez farklı bir sonuç beklemek ahmaklıktır.
Yalın: “Rojava’da Kürtler kaybetti mi, kazandı mı?” şeklinde keskin bir soru için yanıt vermek erken mi? Temel haklardan biri olan anadilde eğitim konusu bile çözüme kavuşturulmadı ancak Suriye’de taşların henüz yerine oturmadığı yorumları yapılıyor.
“Bir ideolojinin ahlaki çöküntüsü ve Galiplerin yenik ilan edilmesi”
Garip: Güneybatı Kürdistan’da (Rojava) ENSK, PYD, YPG, YPJ Kandil-İmralı-Ankara ve Hewlêr dörtgeni tarafından yönlendirilen bir kukla yönetim var. Güneybatı Kürdistan her dönem kurban edilen bir parça oldu, oysaki 4 parçanın en zor zamanlarında gözüne kırpmadan canını ortaya koyanlar onlar oldu.
Galiplerin teslim olmaları tarihte eşine az rastlanan bir olay. Güneybatı Kürdistan’da IŞİD ve Esad’a karşı korkunç bir savaşta galip gelen cesur Kürt çocuklarını yenilgiye uğratan dogmatik ideolojik kukla yönetim ve onlara meşruiyet kılıfı giydiren, iliştirilmiş gazetecileri ve akademisyenleridir. Kürtlerin bütün kurumlarını askeriyesini, özerk yönetimini, okullarını, üniversite ve hastanelerini, petrol kuyularını, barajlarını kendi eliyle ve talimatla cihatçı Suriye Arap yönetimine teslim ettiler.
Kendi halkına hiçbir zaman gerçeği söylemeyenler tarafından yapılmış bir kötülük, bir iç yıkım. Örneğin Kürt halkına gerçeği söylemediklerini en son röportajda Mazlum Abdi ve İlham Ahmed itiraf etmektedir. Nihayet ne Kandil-Mazlum/İlham ne de Güney Kürdistan-ENSK’li yöneticiler Öcalan’dan gelen mektupların, mesajların içeriklerini Kürt milletiyle paylaşmadılar. Hayra alamet olsaydı davul zurnayla paylaşırlardı. Ama İlham Ahmed ve Mazlum Abdi, Şam ile yapılan anlaşmada Öcalan’ın ve Türkiye’nin rolünün büyük olduğunu itiraf ettiler. Güneybatı Kürdistanlı yöneticiler ve iliştirilmiş gazeteci ve akademisyenler Esad rejimiyle karşılaştırarak bunu bir zafer olarak sunmaya çalışıyorlar. Hiç olmasa bir kimlik sahip olduklarını ve Kürt dilinin ulusal dil olarak tanındığı ve 3 saat müfredatta yer alacağını söylüyorlar. Oysaki 11 yıllık kendi özerk dönemi ile karşılaştırıldığında elindeki özerk yönetimi, okulları üniversiteleri, belediyeleri, orduyu, sınırları, petrolü Şam yönetimine teslim edip şimdi kendisine hak verilmesini kısık sesle söylüyorlar. YPJ’li askerlerin ise yalvarırcasına Colani’nin askerleri olmak için protesto eylemleri yapması trajikomiktir.
Bu kukla yönetim yeni kolonyalizmin yerli bayiileri, uygulayıcı ve meşruiyet üreticileridirler. Onlar Şam yönetimiyle beraber Arapça tabelayı asıyor halk söküyor, onlar okullara Arapçayı getiriyor halk direniyor. Bu korkunç bir trajedi ve travmadır. Güneybatı Kürdistan’da kazançla çıkan Colani ve TC, kaybeden Kürt milleti ve çocuklarıdır. PJAK Rojhilat’ta bir proxy güç gibi bekliyor; ama bu Rojhilat’ın sınırlarını korumak için değil, Türkiye ve İran’ın sınır bekçiliğini yapmak içindir. Güneybatı Kürdistan’dakine benzer bir akıbet Rojhilat’ı bekliyor çünkü bu müflis ideolojinin Kürtlere nelere mal olduğunu canlı yaşıyoruz. Güneybatı Kürdistan hiçbir güvencesi olmadan askeri gücünü Colani’ye teslim etmiştir. Suriye’de dengeler kırılgandır ve katliamlara kapı açıktır. Güneybatı Kürdistan’da ahlaki çöküş yaşayan bir ideolojinin galip savaşçılarını yenik ilan edilişine tanıklık ediyoruz. Suriye yönetimi kendisine sunulan fırsattan yararlanarak sessizce bütün alanlarda hakimiyeti ele geçirmekte ve kontrolü sağlamaktadır. İleriki dönemlerde Esad dönemini aratmayacak tutuklamalar, kaybettirmeler gibi baskıcı yöntemler kullanacağının işaretleri her tarafta gözlemlenebilmektedir. Zaten hükümetin ve askeri kuvvetlerinin çoğu eski radikal İslamcılardan oluşuyor. Yapılan Güneybatı Kürdistan’ın elinden silahını alıp IŞİD çetelerinin önüne atmak gibi bir durum. Ve halk bunu biliyor, bunun tedirginliğini ve çaresizliğini yaşıyor. Tüm yaşanan bu talihsiz hiçleştirme ve haysiyetsizleştirme Güneybatı Kürdistan’ı ağır yaralamıştır. Bu yüzden Şam yönetimine zaten bir güvenleri yoktu ama sözüm ona eski özerk yönetimin yöneticilerine güvenleri hızla zayıflamaktadır. Taşların yerine oturmadığı doğrudur. Fakat bu gerekçe yapılarak Kürtlerin bütün kazanımlarını devretmek, her şeyden öncede okulları ve Kürtçenin eğitim dili olmaktan çıkarılması vahim bir durumdur. Madem taşlar yerine oturmamışsa Güneybatı Kürdistan’da oturmuş olan taşları, örneğin okulları, yönetimi neden yerinden oynatıyorsun? Hayır, Suriye devletinin temeli böyle atılıyor ve taşlar yerine oturduğunda elinde hiçbir yaptırım gücü olmayan Güneybatı Kürdistan için artık geç kalınmıştır denilebilir. Suriye meclisinde atanmış-seçilmiş 11 il temsilcisi bulunmakta. Ama resmiyette Kürt ve Kürdistan’ı temsil eden kurumsal yapıların (özerk) temsilcileri değildirler. Fakat koordineli olarak Türkiye -Öcalan modeli örnek alınıyor, çok büyük ihtimalle Mazlum Abdi PYD’yi feshedecek ve onun yerine DEM Parti gibi Arap kayyımlardan ve Kürtlerden oluşan Suriye Demokratik Cumhuriyet Partisi gibi bir yapı kurulabilir. Bunun hazırlıkları ve işaretleri var. Zaten Güneybatı Kürdistan’daki kukla yönetim, DEM Parti gibi fazla bir hak talebinde bulunmamakta ve sürekli Suriye’yi demokratikleştirmek istediklerini söylemektedirler.
Yalın: Siz Nisan 2026’da Lozan’da yapılan toplantıda Kürtlerin self-determinasyon hakkını tartıştınız. Bugün açıkça sorarsak: Kürtlerin hedefi Türkiye ve Suriye içinde anayasal haklar ve yerel yönetim mi olmalı yahut self-determinasyon hakkını kullanabilecek bağımsız bir siyasal özne olmak mı? Kürtler açısından hangisi daha gerçekçi?
“Entegrasyon, kolonyalizmin başka formda devam ettirilmesidir”
Garip: 27 Şubat 2025 Bildirgesi Kürtleri için bir dehistorizasyon (tarihsizleştirme) ve aynı zamanda kendi kaderini tayin hakkı gibi evrensel hakların inkârıdır.
Evet bu hayati bir soru. Çünkü şimdi bize pazarlanmak istenen entegrasyon, kolonyalizmin başka bir formda devam ettirilmesidir. Bu da Kürtlerin eliyle Kürt siyasetçilerin, aydınlarının belediyelerinin eliyle yürütülüyor (yani rekolonizasyon ve self-kolonizasyon el ele yürüyor). Oysaki entegrasyon göçmenler için uygulanan önlemlerdir. 50 milyonluk Kürt milletini başka bir millete entegre etme projesi insan haklarının ihlalidir ve ahlaki değildir. Çünkü her milletin kendi kaderini tayin hakkı vardır. Bunu birkaç cümleyle açmama müsaade edin. İnsanların doğuştan gelen hakları vardır. Yani her insan kendi yaşamı, geleceği üzerine özgürce karar verme hakkına sahiptir. Doğuştan gelen bu haklar başkasına devredilemez, alınıp satılamaz ve politik pazarlıkların konusu edilemez. Fakat insan hakları sadece bireysel haklardan ibaret değil, aynı zaman da kollektif haklardan oluşmaktadır. Çünkü bireyin sosyalizasyonun gerçekleştiği; dilini, dinini, kültürünü öğrendiği yer topluluktur. Bu kolektive olmadan bu bireysel haklar icra edilemez. Örneğin bu hakların başında yaşam alanı olan yurt hakkı gelir. Aynı şekilde kültürel mirasın devri, kendini yönetme vs. Fakat 27 Şubat 2025’teki Öcalan-Devlet bildirgesindeki “Aşırı milliyetçi savruluşunun zorunlu sonucu olan; ayrı ulus-devlet, federasyon, idari özerklik ve kültüralist çözümler, tarihsel toplum sosyolojisine cevap olamamaktadır” ifade, Kürtleri bu haklardan muaf tutuyor. Öcalan Kürtlerin tanınmasını gerçekleştirdiklerini iddia ediyor. Oysaki 27 Şubat bildirgesi bir dehistorizasyondur (tarihsizleştirme) yani Kürtlerin inkârıdır. Bu bildirge Kürt ulusunun kendi kaderini tayin hakkını reddetmekle kalmamakta aynı zaman da İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’ndeki kültürel hakları ihlal etmektedir. Devlet olma, federasyon ya da özerklik bütün bu yönetim formları kendi kaderini tayin hakkı esasına dayanıyor. Ama Kürdistan’da müflis siyaset, akademisyenler ve gazeteciler eşit yurttaşlık gibi kolonyal vatandaşlığı yeni bir buluş gibi pazarlamaya çalışıyorlar. Bunu Aleviler arasında ve Güneybatı Kürdistan’da da bir konsept olarak yaygınlaştırmaya çalışıyorlar. Oysaki hem vatandaşsınız hem de eşitsiniz, yani birey olarak başbakan da müsteşar da akademisyen de olabiliyorsunuz, yani eşitsiniz. Eşit yurttaşlık sloganı sahil kenarlarında gece vakti bul karayı al parayı hilebazlığından daha gülünç. Söz konusu olan kolektif hakların inkârıdır. Sömürge bunun farkına varıncaya kadar bu tezgâh, bu sefil tiyatro devam edecek.
“Günümüzdeki sorunlar 500 yıl önceki referanslarla çözülemez”
Yalın: Öcalan’a atfedilen İdris-i Bitlisî/Yavuz Sultan Selim ittifakı tartışmasını nasıl okuyorsunuz? Kürtlerin bugünkü sorunlarına 500 yıl önce Osmanlı ile kurulmuş bir ittifak üzerinden çözüm aranabilir mi? Ayrıca Alevilerden tepki var. Tarihsel bir travmayı tetiklediğini düşünüyorlar.
Garip: 500 yıl önceki bölgesel ve uluslararası şartlar farklıydı. Türkiye’de Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküşü birçok yönetici gibi Türklerin önemli bir çoğunluğu için travmadır. Türkler için halen millet-i hakime olmalarının son bulması, mili gururun kırılması olarak algılanmaktadır. Bu emperyal kibir zaman zaman nüksedip duruyor. İran’daki Farslarda da aynı millet-i hakime duygusu mevcuttur. Pantürkizm tekrar nüksetti ve yeni Osmanlıcılık olarak tekrar bir proje olarak gündemde. Osmanlı İmparatorluğu’nun İran-Safevi devletine karşı hakimiyet alanlarını genişletmek veya korumak için yerel hükümetlerin liderleriyle işbirliği yapması gerekiyordu. İdris-i Bitlisi’nin Kürdistan’da böyle bir gücü vardı. En son Osmanlı İmparatorluğu’nun kendi çıkarları açısından daha uygun bulmuş ve iki İmparatorluk arasından Osmanlı İmparatorluğu’nu seçmiştir. Nitekim o dönemde Osmanlı İmparatorluğu bu mirliklere çok geniş özerlikler vermiş, buna karşılık Kürtler sınırları korumuştur. Öcalan’ın dijital iletişim çağında bu çapta bir gücü olduğunu düşünmüyorum. Öcalan partisini feshettikten sonra esir olan ordusuz bir komutandır. Ayrıca Öcalan Kürdistan’da tüm kesimler tarafından lider olarak görülmüyor. Öcalan ve Mazlum Abdi Kürtlere statü talep etmiyorlar tam tersine var olan statüyü ortadan kaldırdılar. Öcalan‘ın ya da Mazlum Abdi’nin müsteşarlık statüsünü en iyi açıklayan örnek, 16. yüzyılda Meksika’yı fetheden İspanyol kral Hernan Cortes’e tercümanlık ve danışmanlık yaparak kendi halkı Azteklerin yıkımına yol açan La Malinche olarak adlandırılan Dona Marina adlı kadının rolünü hatırlatıyor.
Sorunuza tekrar dönersem; katliamlara baskı ve aşağılanmalara maruz kalan Alevilerin reaksiyonlarını anlamamız ve empati kurmamız gerekiyor. Yani Alevilerin inanç ve yaşam şekilleri bir insan hakkı olarak politik pazarlıkların konusu yapılamaz. Şunu da eklemeliyim ki Alevilik üzerine yapılan tartışmalarda özellikle Kürt Alevilerinin Kürtlük karşısında konumlandırılmaları masum değil. Kısacası günümüzdeki sorunlar 500 yıl evvelki referanslar ya da metotlarla çözülemez. Hayır, bu bir nostalji, bir illüzyon…
Bir tarihçi değilim sadece sıradan bir tarih okuyucusuyum. İdris’i Bitlisi bir tarihçi, alim, devlet adamı ve sufist (Nurbahşiyye Tarikatına ait, Şii bir tarikat). İdris-i Bitlisi’nin yazdığı birçok eser var. Bu tarih yazımını elbette tarihçi titizliği ve karşılaştırmalı okumalarla analiz etmek gerekiyor. Bitlisi’nin anlatımlarından bir şeyi çıkarmak mümkün; Bitlisi zaman zaman İran (kısa da olsa) ama daha çok Osmanlıların himayesinde örneğin Akkoyunlular döneminde münşi (kâtip), daha sonrada bürokrat olarak çalışır. Bitlisi genetik olarak Kürt olduğunu ama daha çok kendisinin Acemlik ya da Osmanlılık kimliğini öne çıkarır. Öcalan ile Bitlisi arasındaki tarihi benzerlik (tekerrür), ikisinin de efendi değiştirmeye ve efendilere hizmete hazır ve hevesli olmalarıdır. Bu yüzden Osmanlı’da Alevi ya da İran’da Sünni katliamlarını bir bütün olarak Kürtler üzerinden okumak doğru değildir.
Son olarak kendimizle yüzleşme fırsatı sunan konfor bozucu sorular için size teşekkür ederim, çünkü Nietzsche, konforun hakikat dışılığa çok rahat bir zemin sağlayabileceği uyarısında bulunur. 27 Şubat ve 10 Mart bildirgeleri Kürtler için felaketi önleyen değil onları felakete sürükleyen süreçlerdir. Bu vesileyle bu bildirgeleri ve sözüm ona Rojava’daki entegrasyonu kendi şahsımda reddediyorum. Bundan dolayı Kürdistan hakikati tamamen ortadan kaldırılmadan hakikatin yaygınlaştırılmasının bir sorumluluk olduğunu belirtmek isterim.