‘İslamcı saldırılar yalnızca psikolojik hastalıkla açıklanamaz’
RûpelNews - Welt’teki köşe yazısında değerlendirmelerde bulunan Mansour, kısa süre önce İsviçre'nin Winterthur kentinde yaşanan bıçaklı saldırıyı örnek gösterdi. İstasyonda rastgele kişilere saldıran ve “Allahu Ekber” diye bağırdığı belirtilen şüphelinin hem psikiyatrik geçmişe sahip olduğunu hem de yıllardır İslamcı çevrelerin radarında bulunduğunu belirten Mansour, benzer örneklerin daha önce de görüldüğünü ifade etti.
Mansour, Almanya'nın Würzburg kentinde 2021 yılında üç kadının öldürüldüğü saldırı ile 2017 yılında Hamburg'da gerçekleştirilen bıçaklı saldırıyı da hatırlatarak, bu olayların daha sonra büyük ölçüde “psikolojik rahatsızlık” çerçevesinde ele alındığını kaydetti.
‘Münferit olay’ eleştirisi
Yazısında “münferit olay” söylemini eleştiren Mansour, birçok vakada bu tanımlamanın çok erken yapıldığını ve saldırıların arka planındaki ideolojik etkenlerin göz ardı edildiğini savundu. Mansour'a göre, bir kişinin psikolojik sorunlar yaşaması, aynı zamanda radikal İslamcı ideolojiden etkilenmiş olamayacağı anlamına gelmiyor.
Psikolojik hastalıkların bazı durumlarda kişileri şiddete daha yatkın hale getirebileceğini belirten Mansour, ancak bunun neden bazı saldırganların dini sloganlar attığını, kendilerini cihatla özdeşleştirdiğini veya radikal örgütlere bağlılık gösterdiğini açıklamadığını ifade etti. Mansour, “Psikozlar kendi başına ‘kâfirler’ gibi düşman imgeleri üretmez” görüşünü dile getirdi.
Radikal fikirlerin internet, sosyal medya, kapalı çevreler, dini ağlar ve ideolojik yapılanmalar aracılığıyla yayıldığını belirten Mansour, özellikle İslamcı ideolojinin uzun yıllardır şiddeti meşrulaştıran içerikler ürettiğini vurguladı. Yazısında, ruhsal olarak kırılgan bireyler açısından İslamcı ideolojiyi bir “yangın hızlandırıcısına” benzeten Mansour, psikolojik sorunlar ile radikal ideolojinin birleşiminin daha büyük bir tehlike oluşturduğunu ifade etti.
“İdeolojik motivasyonlar yeterince sorgulanmıyor”
Mansour ayrıca Avrupa'da İslamcı şiddet tartışmalarında siyasi ve toplumsal bir çekingenlik bulunduğu tezini öne sürdü. Medya, siyaset ve kamuoyunun kimi zaman saldırganları yalnızca mağduriyet, travma veya ayrımcılık ekseninde değerlendirdiğini belirten Mansour, bunun ideolojik motivasyonların yeterince sorgulanmamasına yol açtığını savundu.
Göç ve entegrasyon politikalarına da değinen Mansour, topluma uyum sağlayamama, dışlanmışlık hissi, kimlik bunalımı ve sosyal kopukluğun bazı bireyleri radikal ideolojilere daha açık hale getirebildiğini ifade etti. Başarısız entegrasyon süreçlerinin radikalleşme riskini artıran faktörlerden biri olduğunu ileri süren Mansour, bu durumun açık biçimde tartışılması gerektiğini belirtti.
Sağlık sistemine yönelik eleştiriler de yönelten Mansour, psikiyatrist ve psikologların ruhsal hastalıkların teşhisinde uzman olduklarını ancak radikalleşme süreçleri konusunda her zaman yeterli bilgiye sahip olmayabileceklerini söyledi. Bu nedenle bazı vakalarda ideolojik boyutun gözden kaçabildiğini dile getirdi.
Yazısının son bölümünde çifte standart eleştirisinde bulunan Mansour, İslamcı saldırganların sıklıkla psikolojik durumları üzerinden değerlendirildiğini, buna karşılık aşırı sağcı faillerin çoğu zaman doğrudan ideolojik kimlikleriyle tanımlandığını kaydetti.
Mansour, “Bir insan hem hasta hem de radikal olabilir; hem çaresizlik içinde hem de ideolojik olarak ikna olmuş olabilir” diyerek, İslamcı şiddet vakalarında psikolojik ve ideolojik unsurların birlikte ele alınması gerektiğini ifade etti. Uzman, saldırıların yalnızca psikolojik rahatsızlıklarla açıklanmasının toplumu yanlış bir güven duygusuna sürüklediğini ve radikalleşme sorununu görünmez kıldığını belirtti.