TR KU AR
FB X IG
✎ Makale

Solun Ahlaki-Entelektüel Aşınması ve Akıl Çağının Jeopolitik Direnişi

📅 21 Eylül 2026

Modern siyasi tarih ve sosyo-politik dinamikler, evrensel ilkeler ile ideolojik pratikler arasında derin uçurumların oluştuğu tarihsel kırılma dönemlerine sahne olmaktadır. Bu bağlamda, klasik sol doktrinin rasyonel, seküler ve aydınlanmacı temellerinden koparak günümüz küresel solunda marjinal bir kimlik siyasetine evrilmesi, ahlaki ve entelektüel bir çöküşün somut göstergesidir. Eski bir sosyalist olarak bu ideolojik yozlaşmayı yakından müşahede etmek, entelektüel bir yabancılaşmanın ötesinde, derin bir ahlaki sorumluluk, keskin bir öfke ve kaçınılmaz bir utancı beraberinde getirmektedir.

Evrensel Değerlerin Tasfiyesi ve Terörün Rasyonalizasyonu

7 Ekim süreci, tüm çıplaklığıyla insani değerlerin, sivil yaşam hakkının ve uluslararası hukukun hiçe sayıldığı bir milat olmasına rağmen, çağdaş sol cenahın sergilediği Filistin ve Hamas paradigması tam bir ahlaki kırılmayı işaret etmektedir. Kendini ilericilikle, özgürlükle ve ezilenlerin savunuculuğuyla tanımlayan sol yapıların, insan haklarını, sekülerizmi, demokrasiyi, kadın ve birey özgürlüklerini tamamen reddeden teokratik, totaliter ve barbar bir terör aparatını “anti-emperyalist direniş“ retoriğiyle rasyonalize etmeye çalışması, post-modern solun entelektüel iflasıdır. Bu yaklaşım, evrensel bir adalet arayışı değil, Soğuk Savaş dogmalarına sıkışmış hastalıklı bir Batı karşıtlığının ahlaki lağımıdır. Kendini yenileyemeyen bu “fosil solculuk“, tarihsel travmalardan rasyonel akılla çıkmış dinamik bir toplumu hedef alarak kendi celladına aşık olmuş marjinal bir yapıya dönüşmüştür.

Ümmetçilik ve Solculuk Kıskacındaki Trajedi

Bu ahlaki tutulmanın en acınası, en trajikomik yansımalarından biri de Ortadoğu’da kendi varoluş, özgürlük ve statü mücadelesini veren bazı çevrelerde yaşanmaktadır. Tarih boyunca teokratik rejimlerin, pan-Arabist diktatörlüklerin ve sömürgeci güçlerin en ağır katliamlarına, asimilasyon politikalarına ve soykırımlara maruz kalmış halkların içinden çıkan bazı figürlerin, solculuk maskesi ya da ümmetçilik illüzyonu adına İsrail’e nefret kusması tam bir zihinsel kölelik ve tarihsel körlüktür.

Kendi coğrafyasında her türlü zulmü görmüş bu kitleler, dönüp kendilerini yok etmek isteyen egemen devletlerin ideolojik argümanlarını sahiplenmekte, sömürgecilerinin bayraktarlığını yapan Hamas gibi teokratik yapıların arkasında saf tutmaktadır. Sol adına “anti-emperyalist“ şablonlara sığınan seküler görünümlü fosiller ile “din kardeşliği“ masallarıyla uyutulan ümmetçiler, bölgede rasyonelliğin, sekülerizmin, demokrasinin ve ayakta kalma iradesinin en somut örneği olan İsrail milletine düşmanlık etmektedir. Bu entelektüel düzeyden yoksun zihniyet, kendilerine statü kapılarını kapatan ve haklarını gasp eden bölgesel statükonun değirmenine su taşıdıklarını göremeyecek kadar körleşmiştir.

Kürdistani Kimlik Altında Sömürgecisine Hizmet Eden Siyasi Komedi

Bu zihinsel ve siyasi omurgasızlığın en somut ve utanç verici örneği, doğrudan parlamenter siyasete yansımaktadır. Kürdistan Komünist Partisi’nin (KKP) Genel Sekreteri olan ve şu anda DEM Parti Van Milletvekili sıfatıyla Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) çatısı altında bulunan Sinan Çiftyürek’in meclis kürsüsünden sarf ettiği sözler, bu trajedinin zirve noktasıdır. Sömürge ve işgal kıskacında bir halkın siyasi temsilcisi iddiasıyla o kürsüye çıkan bir figür,  zerre ahlaki hicap duymadan “Biz geçmişte Filistin saflarında İsrail’e karşı savaştık, kann döktük“ diyerek övünebilmektedir.

Bu beyanat, sadece siyasi bir basiretsizlik değil, kendi halkının tarihsel düşmanlarına sunulmuş bir entelektüel biattır. Kendi halkını katleden, kimliğini yok sayan, Enfal’de ve Halepçe’de kimyasal silahlarla soykırımdan geçiren pan-Arabist ve teokratik sömürgeci aklın arkasında hizalanıp, bölgede rasyonel aklı ve moderniteyi temsil eden bir devlete karşı silah kuşanmış olmayı bir “şeref madalyası“ gibi meclis kürsüsünden pazarlamak tam bir akıl tutulmasıdır. Kendisi işgal altındayken, kendisini yok etmek isteyen statükonun kurucu ögeleriyle (Hamas ve arkasındaki teokratik odaklar) aynı cephede İsrail’e karşı kann dökmüş olmayı devrimcilik sanan bu fosil solcu anlayış, Ortadoğu’nun en büyük tarihsel çelişkisidir. Bu figürler, egemen devletlerin ürettiği yapay anti-Siyonizm narkozuyla uyuşturulmuş, kendi halkının özgürlük mücadelesine ve tarihsel çıkarlarına ihanet eden birer ideolojik piyondur.

Avrupa Solunun İhaneti, Kıtanın Hamas Yuvasına Çevrilmesi ve İspanya’nın Radikalizmi

Bu ahlaki ve entelektüel iflasın esas ağırlık merkezi ise Avrupa, özellikle de Alman ve İspanyol soludur. Bugün Avrupa solu, tarihsel rasyonelliğini tamamen tasfiye ederek kıtayı adeta Hamas sempatizanlarının, radikal islamcı yapıların ve antisemitizmin güvenli limanı haline getirmiştir. 

Özellikle Alman solu, ülkenin tarihsel sorumluluklarını ve faşizme karşı duruş iddialarını tamamen çöpe atmış,post-kolonyal teorilerin ve göçmen sosyolojisinin arkasına sığınarak İsrail düşmanlığını meşrulaştırma yarışına girmiştir. Sol partiler, kendi tabanlarını genişletmek ve radikal göçmen kitlelerin oylarını devşirebilmek adına akılalmaz bir pragmatizme saplanmıştır. Gelinen noktada Avrupa solu, örtülü bir nüfus mühendisliğini ve demografik baskıyı savunurcasına, “ne kadar çok Filistinli/göçmen, o kadar az Yahudi/İsrail etkisi“ gibi ilkel, ırkçı ve karanlık bir alt metni dış politikalarının gizli aklına dönüştürmüştür. Özgürlük, rasyonellik ve aydınlanma değerleri üzerine kurulu Avrupa kentleri, sol partilerin vizyonsuzluğu ve müsamahası sayesinde, şeriat çığlıklarının atıldığı, 7 Ekim katliamlarının sokaklarda kutlandığı terör yuvalarına tahvil edilmiştir.

Bu histerik İsrail düşmanlığının devlet ölçeğindeki en radikal uygulayıcısı ise İspanya’daki sol koalisyon hükümetidir. Pedro Sánchez liderliğindeki İspanyol solu, diplomatik nezaketi ve uluslararası hukuku ayaklar altına alarak açıkça terör örgütlerinin hamiliğine soyunmuştur. Güney Afrika’nın Uluslararası Adalet Divanı’nda açtığı temelsiz davaya müdahil olmaktan, Hamas’ın katliamlarını örtbas eden tek taraflı “Filistin devletini tanıma“ tiyatrosuna kadar her türlü diplomatik saldırganlığı sergilemişlerdir. İspanyol solu, kendi iç siyasetindeki tıkanmışlığı ve ahlaki meşruiyet krizini örtebilmek için, Ortadoğu’da varoluş mücadelesi veren rasyonel bir ulusu şeytanlaştırmayı resmi devlet politikası haline getirmiştir. Bu tavır, ilerici değerlerin savunulması değil; Avrupa’nın göbeğinden yükselen modern bir engizisyon zihniyetidir.

Asimetrik Gerçeklik; 8 Milyon, 8 Milyara Karşı

Tarihsel ve demografik gerçeklik, küresel ölçekteki bu amansız kuşatmayı çarpıcı bir asimetriyle ortaya koymaktadır: 8 milyon, 8 milyara karşı.

Küresel nüfusun 8,3 milyarı aştığı modern dünyada, dünyadaki her 830 kişiden sadece 1’ine tekabül eden yaklaşık 10 milyonluk İsrail nüfusu, dört bir tarafı kendisini haritadan silmek isteyen nefret dolu bir çemberle sarılmış vaziyette varoluşsal bir medeniyet mücadelesi vermektedir. Dün nasyonal sosyalizmin endüstriyel imha politikalarıyla yok edilmek istenen, bugün ise radikal İslamcı fanatizm, Avrupa’nın devşirilmiş sol hükümetleri ve meclis kürsüsünden gericiliği selamlayan fosilleşmiş sol ittifakın el birliğiyle boğmaya çalıştığı Yahudi milleti, maruz kaldığı bu kolektif nefrete karşın insanlığa bilim, teknoloji, tıp ve inovasyon alanında devrimler armağan etmektedir. Kanser araştırmalarından yapay zekaya, mikroçip teknolojisinden sürdürülebilir tarıma kadar insanlığı ileriye taşıyan rasyonel akıl, bu kısıtlı nüfusun dehasından neşet etmektedir. Bir tarafta medeniyete muazzam bir katma değer sunan bu akıl çağı, diğer tarafta ise nefret kusmak ve yıkımı kutsamak dışında dünyaya hiçbir şey sunmayan kör bir cehalet bulunmaktadır.

Masayı Deviren Fanatizm ve İki Devletli Çözümün İflası

Bu varoluşsal mücadelede, İsrail halkının ve devletinin barışçıl, rasyonel diplomasi zeminini sonuna kadar koruduğu gerçeği uluslararası belgelerle sabittir. Birleşmiş Milletler parametreleri doğrultusunda, 2000 yılı Camp David Zirvesi’nde Ehud Barak ve 2008 yılında Ehud Olmert yönetimleri, iki devletli çözümü, toprak takasını ve egemen bir Filistin devletini tanımaya hazır olduklarını masada somut planlarla taahhüt etmişlerdir. Ancak bu tarihi fırsatların ve barış tekliflerinin Filistin liderliği tarafından hiçbir alternatif sunulmadan reddedilmesi, asıl amacın bağımsız bir devlet kurmak veya barış içinde yaşamak değil; İsrail milletini ve devletini haritadan tamamen silmek olduğunu tescillemiştir. Modern Avrupa solunun ve Ortadoğu’daki o devşirilmiş ümmetçi-solcu koronun bu revizyonist, imhacı politikaları görmezden gelerek radikal unsurlara kalkan olması, siyaset biliminin ve insanlık tarihinin gördüğü en büyük metodolojik ve ahlaki çelişkilerden biridir.

Sonuç; Akıl Çağının Mutlak Direnişi

Sonuç olarak çağdaş sol, rasyonelliği, bilimi ve evrensel ahlakı tamamen tasfiye ederek kendi celladına aşık olmuş fosil bir ideolojiye dönüşmüştür. Bölgesel gerçekliklerden kopuk, meclis kürsüsünden sömürgecilerinin retoriğiyle İsrail’e karşı “döktüğü kanla“ övünen, Madrid ve Berlin sokaklarında terör propagandasına ortak olan bu ümmetçi ve solcu kesimler, bu ahlaki çöküşün en sefil figüranlarıdır. Bilime, teknolojiye ve insanlığa çağ atlatan bir avuç dahi millete karşı, kör cehaletin safında duran her yapıyla bağımı koparmaktan gurur duyuyorum.

İnsanlığın geleceği, onuru ve özgürlüğü; terörün, dogmanın, entelektüel köleliğin ve Avrupa’nın ortasından yükselen modern bağnazlığın arkasında saf tutan milyarların barbarlığında değil; aklı, bilimi, sekülerizmi ve yaşamı savunan o 8 milyonun asil, sarsılmaz direnişindedir!

Bu yazıdaki görüşler tamamen yazarın şahsına münhasırdır; RûpelNews'in yayın politikasıyla bağdaşabilir veya farklılık gösterebilir. Kurumumuz içerikten sorumluluk kabul etmez.

Paylas: